31 Ekim 2017 Salı

Aynaya Bakınca Kimi Görüyorsun?

Bütün zamanların en aptalca sorusunu soruyorum dostuma: “Aynaya baktığında kimi görüyorsun?” Sorunun cevabını vermeye kalkmak daha da aptalca olmalı ki. Cevap vermeye yanaşmıyor. Dudak büküp, omuz silkerek: “Elbette ki kendimi…” diyor.



“Beni görecek değilsin ya!” diye teselli ediyorum. “Aynada gördüğünü ‘Bu benim işte!’ diye tanıyorsan, bunun hiç hesap etmediğin bir bedeli var” diye ekliyorum. Yeniden omuz silkiyor, dudak büküyor. Şaşkın ama umutsuz bir ifade beliriyor yüzünde: “Nasıl yani?”

“Aynaya bakabiliyorsan, ‘aynaya bakabilen birisi’ olarak varsın demektir. Unutmuş olabilirsin. Buraya, o aynanın karşısına kolay gelmedin. Hatırlatayım. Doğum gününden sadece bir yıl önce aynada görünen bir insan olmak gibi bir beklentin yoktu. Yıllar sonra aynada kendine bakıp ‘Bu benim işte!’ diyebilmeyi tasarlamış değildin. Üstelik, o sıralar kimseler tarafından var olman beklenmiyordu. Hele de insan olman hiç umulmuyordu. Adın zaten anılmıyordu. Kayda değer bir şey değildin.”

“Bir bak, nereden nereye gelmişsin? Bugün, önüne ayna koyabilen, aynaya baktığında kendini ‘insan’ olarak tanıyabilen bir insansın. Üstelik yıllardır bu böyle.. Alışmış olabilirsin kendini aynada görmeye. Ama.. Hiç umulmadık bir sonuçla karşı karşıyasın şu anda. Hiç beklenmedik bir zafer bu. Sürprizsin sen sana. Herkesin seni unuttuğu o karanlıkta Biri seni andığı için buradasın. ‘Olsan da bir olmasan da bir’din aslında. Hiç doğmasaydın, şimdi arayıp sormayacaktık bile seni. Yokluğuna yanmayacaktık. Aramızda olmayışına üzülemeyecektik. Bir zamanlar, yokluğun varlığına tercih edilebilirdi. Bak şu işe, tam tersi olmuş! Varlığın yokluğuna tercih edilmiş. Hayret! Çok şaşırmalısın, aynada kendini görebildiğine…”



“Sahi ya, hiç düşünmemiştim…”

“Dur, daha bitmedi. Aynada kendi yüzünü değil de, herkesin yüzü gibi bir yüz görebilirdin. Yani gözleri, kaşları, kirpikleri, burnu, ağzı, yanakları, çenesi, dudakları, kulakları ve saçlarıyla robotlar gibi ‘prefabrik’ bir yüze sahip olabilirdin. Sen yüzüne baktığında herkesin yüzünü görüyor olabilirdin. Herkes yüzüne baktığında senin yüzünü görüyor olabilirdi. Çok özenle yapılmış, çok pahalı araçlar gibi seri numaralarıyla başkalarından ayrılıyor olabilirdin. Yüzün sana ‘özel’ olmayabilirdi. Çok ‘genel’ bir yüz şablonu içinde ‘sıradan’ biri olabilirdin. Oysa, aynaya baktığında ‘özel’ birini görüyorsun. Kendini! Sana bu özel yüzü veren diyor ki, ‘benim güzel kulum, bak seni ne kadar da özel yarattım. Seni kimselere benzetmedim. Kimseleri de sana benzetmem. Bu yüzü senin için sakladım, sadece sana verdim.’ Duyabiliyor musun?”

“Aynaya bakınca kendim diye/bildiğim birini görüyorum. Doğru…”

“Sen herkes gibi ‘sıradan’ bir yüze sahip olsaydın, kimseler seni tanımayacaktı. Seni sevenler herkesi sever gibi sevecekti seni. Sen kimseye aşık olamayacaktın. Herkesin yüzü aynı çünkü. Seni kimse özlemeyecekti. Herkesinki gibi yüzün çünkü. Kimse gidişine de gelişine de aldırış etmeyecekti. Çünkü her yerde senin gibiler olacaktı. Belki de hiç sevmediğim bir katilin yüzüyle karşılaşacaktın aynaya her baktığında. Hepten nefret ettiğin bir zalimin saçlarını tarıyor olacaktın her defasında. Sen zannedilen insanların her yaptığından utanacaktın. Yerin dibine girecektin suçlular ekrana çıktığında. Ne itibarın kalacaktı ne şöhretin. Dahası, her aşamada kimliğini ispatlamak zorunda kalacaktın. ‘Yo, yo, o ben değilim!’ diye polisten kaçtığını düşünsene. ‘Hayır, vallahi o iğrenç işi yapacak biri değilim!’ diye yalvardığını hayal etsene en sevdiklerine bile.”



“… Ne diyeceğimi bilemiyorum. Acaba barkodlarla mı gezerdik her yerde? Eşimize her akşam seri numaramı göstermek zorunda mı kalırdım?”“Doğrusu, bu kadarını hayal edemiyorum ama.. Sen yine de benim sorumu bir kez daha cevapla…”

Soruyorum: “Aynaya baktığında kimi görüyorsun?”

“Kendimi görüyorum, çok şükür…”Omuz silkmek yerine derin bir nefes alıyor bu defa. Dudak bükmektense derin bir minnettarlıkla konuşuyor.

Bu okuduğunuz eser sayın Senai Demirci'nın değerli bir makalesidir. Sayın Dr. Senai Demirci'nın, bu konular üzerine yazdığı kitapları okuyabilirsiniz.




Havuç muyuz, yumurta mı, yoksa kahve mi?

Bir baba ile kızı dertleşiyormuş. Kız babasına, çok sıkıntı çektiğinden, sorunlarla baş edemediğinden bahsetmiş.

Babası kızını dinlemiş, dinlemiş ve “Gel, sana bir şey göstereceğim!”diye kızını mutfağa götürmüş.



Ünlü bir aşçı olan baba, ocağa üç taneeşit büyüklükte kap koymuş, üçüne de eşit su koymuş ve üçünün de altınıaynı miktarda yakmış. Ve birinci kaba bir havuç, diğerine bir adet yumurta, diğerine ise bir avuç çekilmemiş kahve çekirdeği koymuş.

Ve her üçünü de tam 20 dakika pişirmiş.

Daha sonra ateşi kesmiş. Sonra masaya 2 tane tabak bir tane de boş bardak koymuş. İlk önce haşlanmış havucu alıp bir tabağa koymuş. Sonra pişmiş yumurtayı diğer tabağa koymuş.

Sonra da suya iyice sinmiş ve tam kıvamında kahve görüntüsü olan kahveyi de alıp bir bardağa boşalttıktan sonra kızına dönerek, – Kızım ne görüyorsun? Kızı “Havuç, yumurta ve kahve.” Kızını masaya iyice yaklaştıran baba bunlara daha yakından bakmasını istemiş.

Kızının şaşkınlığını gören baba, anlatmasına devam etmiş:

– Havuç haşlandığı için yumuşak bir hal aldı. Yumurta, artık pişmekten içi katılaşmış sert bir hale geldi. Kahve ise, (bir yudum alarak) harika olmuş.

Tadı da çok hoş. Kız, iyice şaşırarak, “Baba, bunu bana niçin gösteriyorsun?” diye sormuş.



“Bak” demiş babası, “Hepsi aynı şekil kapta, aynısıcaklıkta, aynı dakika pişti. Fakat hepsi bu etkiye farklı tepkiverdiler. Havuç ilk başta sertti, güçlü idi; ama kaynatılınca yumuşadı,güçsüzleşti, çözüldü.

Yumurta çok kırılgandı, hafifçe dokunsançatlayabilirdi; ama kaynatılınca içi sertleşti, hatta katılaştı. Biravuç çekilmemiş kahve ise yine sertti, hepsi birbirine benziyordu.Fakat ısıtılınca ne oldu; bu kahve çekirdekleri, ısındılar, gevşedilerve içinde oldukları suya yayıldılar. Koku yaydılar, tad yaydılar vesuyu “eşsiz tad”da bir kahveye çevirdiler.” Ve kızına, “Kızım sen hangisisin?” “Zorluklarla karşılaştığın zaman nasıl tepki gösteriyorsun? Havuç gibi sıkıntılara, problemlere rastgelince çözülüyor musun, benliğini koruyamıyor musun? Yoksa yumurta gibi katılaşıyor, başta kendin olmak üzere kimseye faydan dokunmuyor mu? diye sormuş adam. Yoksa sen kahve misin?Kendini bitirmek uğruna, kendini ateşe atma pahasına diğer insanlaramutluluk veren, huzur veren, ağızlarına lezzet veren bir sevgi kaynağımısın? Karar ver yavrucuğum ve bence sen bir kahve ol hayatta. Kahve bulunduğuçevreyi değiştirir, mutluluk soluklarını etrafına yayar. Başkalarınınyaşaması uğruna kendini feda et ve bundan sonsuz mutluluk duy... Peki dostlar biz hangisiyiz acaba? 




9 KASIM AKTÜEL ÜRÜNLERİ ve İNDİRİMLERİ

9 KASIM 2017 Hakmar Marketler Büyük İndirimleri ile karşınıza çıkıyor. Muhteşem indirimleri içinde barındıran katalog yayınlandı. Daha önce bu kadar ucuza görmediğiniz, pek çok ürünü bünyesinde barındırıyor.

9 KASIM Hakmar Market ürün katalogları tek bir sayfada bulunmaktadır. Sayfanın aşağısına doğru ilerlediğinizde tüm aktüel ürünlerine ulaşabilirsiniz.



KATALOGLARIN BÜYÜK HALLERİ YAZININ DEVAMINDADIR. ARZU EDERSENİZ ÜZERİNE BASILI TUTARAK TELEFONUNUZA KAYDEDEBİLİRSİNİZ.

Arzum Çay Makinesi 99,95 TL - Arzum Saç Kurutma Makinesi 54,90 TL - Akel Elektirkli Fırın 119,90 TL - Renkli Sehpa 3'lü 59,95 TL - Sinbo Katı Meyve Sıkacağı 99,90 TL - Karaoke Mikrofon 59,90 TL - Paşabahçe Kare-Yuvarlak Borcam Set 19,90 TL - Vivaldi Düdüklü Tencere 5 Litre 49,90 TL - Kawai Mini Uydu Alıcı 54,90 TL - Paşabahçe Fincan Takımı 12 Parça 16,90 TL - Dashco Elektrikli Cezve 22,90 TL - Bay Bayan Sweat Shirt 29,95 TL - Bay Kaban 79,95 TL - Bay Bayan Sevgili Kazak 24,95 TL - Çift Kişilik Yorgan 34,95 TL - Aksu Çift Kişilik Battaniye 49,95 TL - Silikon Yastık 7,95 TL - Tek Kişilik Alez 12,95 TL - İç Çamaşır Takımı 14,95 TL - Bayan Alt Polar Eşofman 6,95 TL - Kız Çocuk Tayt 7,50 TL - Çocuk Külotlu Çorap 5 TL - Gezer Ev İçi Babet 16,90 TL - Muhteşem Çıkartmalar ve Aktivite Kitap 6,95 TL - Dambıl Set 19,95 TL - El Yayı 2'li 3,95 TL - Rwofleks Spor Aleti 22,90 TL - Barfiks Kapı Barı 21,95 TL - Boks Torbası 39,95 TL -



Şu anda incelemekte olduğunuz katalog HAKMAR Market tarafından hazırlanmıştır. İncelemekte olduğunuz katalogun telif hakkı sahibi Hakmar Market olup www.hakmar.com.tr Asıl Kaynağımızdır.. Sitemizin tek amacı güncel kampanyalar hakkında sizleri bilgilendirmektir.




30 Ekim 2017 Pazartesi

Masa Temizliği

Ayşe sabah işe geldiğinde masasının silinmediğini fark etti.

Çalışanı arayıp masanın silinmesini istemek yerine eline aldığı kolonyalı mendil ile masasını sildi.

İki gün sonra aynı olay tekrar etti. Ayşe yine talep etmek yerine masayı kendisi sildi.



Temizlik elemanı bir kaç gün sonra Ayşe'ye; "Ayşe hanım ben unuttum masanızı yine silmeyi "dedi. Ayşe ise" hiç sorun değil,ben kendim de hallediyorum" dedi.

Bir süre sonra Ayşe'nin masası neredeyse hiç silinmez oldu. Çünkü Ayşe,fedakarlığı bir kez yapmayıp sürekli hale getirdiği için artık masa silme onun görevi haline dönüşmüştü.

İşte hepimiz birer Ayşe olabiliyoruz. Kriz dönemlerinde,yardım etmeye çalışırken,anlık çözümler üretmeye çalışırken, farkında olmadan birer Ayşe ye dönüşüyoruz.

Ve dönüp geriye baktığımızda ; "Hayır" diyemediğimiz için,"kırılır " diye düşündüğümüz için başkasının sorumluluğunu üstlendiğimizi fark ediyoruz.

Çoğu zaman da bu görevi sürdürmek için davranışımızı rasyonalize edip mantığa büründürerek sürdürürüz. " "aman bir şey olmaz 1 dakikalık iş " ya da "benim için sorun değil" gibi..

Sınırlarımızı bilmek, hayır diyebilmek için işin büyük olmasına bakmamalıyız. Küçüğe hayır demezsek büyük görevlere hiç diyemeyiz.

Durumsal olarak yapılan şeylerin sürekliliğe dönüşmemesi için sorumlulukları yeri ve zamanında bırakmak gerekir.

Fedakarlık durumsal değil de sürekli olursa fedakarlık olmaktan çıkar ve GÖREVE dönüşür..



Kaynak :

Bu okuduğunuz eser sayın Serhat Yabancı'nın değerli bir makalesidir. Aile ve Evlilik Danışmanı olan sayın Serhat Yabancı'nın, bu konular üzerine diğer yazılarına kendisinin facebook sayfasından ulaşabilir, bu konular üzerine yazdığı kitapları okuyabilirsiniz.

Serhat Yabancı : https://www.facebook.com/serhatyabanci/

Kitapları : http://www.dr.com.tr/Kitap/Butun-Asklar-Tatli-Baslar/Egitim-Basvuru/Kisisel-Gelisim/urunno=0001700617001?gclid=CNPxmra3ktQCFUUW0wodqtsFtA




Evlerin İffeti


Yaşlı kadın, usulca odasından çıktı. Salondan torunu ile gelinin sesleri geliyordu:
“-Oğlum, sofra hazır, çorbanı koydum; haydi gel de soğutmadan ye!..”
Salonun en kuytu yerine geçti, yerde kendine ait köyden getirdiği minderin üzerine oturdu. Çocuk, babaannesini görünce:


“-Babaanneciğim, gel beraber yiyelim!..” dedi.
Yaşlı kadın mânidâr bir şekilde iç çektikten sonra:
“-Evin erkeği gelmeden akşam sofrasına oturulmaz. Hele babanız gelsin, beraberce yeriz inşaâllah!” dedi.
Evin gelini:
“-Aman anneciğim, eskidenmiş onlar!.. Şimdi acıkan yemek sofrasına oturur, o da gelince yer.” dedi. Yaşlı kadın:
“-Kızım, nasıl insanların bir edebi, hayâsı, iffeti varsa, evlerin de iffeti ve edebi vardır.”
Torunu dayanamayarak alaycı bir tavırla söze karıştı:
“-Yaa babaanne, neymiş bu evlerin iffeti… Anlat bakalım, merak ettim!..” dedi.
Yaşlı kadın söze başladı:
“-Biz küçükken annelerimizden önce babalarımızın karşısında edepli oturmayı öğrenirdik. Evde babamız, annemiz varken ayağımız uzatıp oturmaz, büyüklerimiz konuşurken söz hakkı verilmedikçe söze dâhil olmazdık. Büyüklerimiz odaya girdiğinde hemen toparlanır, kalkıp onlara oturmaları için yer verirdik. Aslâ babamız sofraya oturmadan sofraya el uzatmazdık.
Babamız gelir, «Besmele» çeker, «Haydi buyurun.» derdi. Huzurla hepimiz başlardık yemeğe… Sonunda da sofra duâsını kardeşlerimiz aramızda sıra ile okurduk. Hiç âilece yenen yemek kadar lezzetli yemek olur mu? Bu sofranın edebidir, yavrum!..”
Torunu:
“-Bu kadar baskı karşısında depresyona girmez miydiniz babaanneciğim!” dedi.
“-Hayır, yavrum bizim zamanımızda saygı olduğu için sevgi hep bâkî kalırdı. Sevgi var oldukça da hiç depresyona giren olmazdı. Yemekler lezzetli, uykular dinlendiriciydi. Biliyor musun? Ben depresyon kelimesini ilk defa burada duydum, hattâ köyümüzde bir tane akıldan mahrum birisi vardı, «Deli İbram» derlerdi. Vallahi, o bile o kadar mutluydu ki, anlatamam. Akşama kadar sokakta çocuklarla oynar, acıkınca bir kapıyı tıklatır; «Aba acıktım, aba su ver!» derdi. Hangi kapıyı çalsa, boş çevrilmezdi. Berber saçları uzadıkça tıraş eder, hamamcı arada yıkardı. Cumaları esnaf elinden tutar, namaza bile götürürlerdi. Yani hiç kimse onu dışlamazdı..
Şimdi hiçbir şeye saygı kalmadı. Bak evlere bile saygı yok bu şehirde! Herkes akşam olduğu hâlde perdelerini örtmemiş, bütün evlerin içi görünüyor, ama kimse utanmıyor. Biz daha hava kararmaya başlamadan kalın perdelerimizi çeker, ondan sonra evin ışıklarını yakardık. Hattâ perde kapalıyken üzerimizi değiştirmeye edep eder; ışığı söndürür, yere çömelir öyle üzerimizi değiştirirdik. Gölgemizin bile dışarıdan görünebileceğini düşününce yüzümüz kızarırdı.”
Bu sırada gelini, oturduğu yerden kalktı, mahcup bir edâ ile salonun perdelerini çekti.
“-«Evin edebi, önce perdesinin çekilip çekilmediğinden belli olur.» derdi büyüklerimiz…
Evler, kocaman duvarlarla çevrilmiş avluların içinde olduğu hâlde hiç kimse iç çamaşırlarını ulu orta asmazdı, ev ahâlisinden bile edep ederlerdi. Ben daha küçükken giydiğim şalvarı en ön ipe asmışım, hemen anam gelip; «Kız, baban bugün avluya çıktı, senin şalvarın asılı idi, utancımdan yerin dibine girdim. Bir daha öyle ortaya asma, çamaşırların en arkasındaki ipe as!.. Üstüne uzun bir tülbent ört, sonra mandalla… Altında ne olduğu görünmesin!.. İffetimiz, edebimiz bir giderse, ortada îmanımız kalmaz!..» dedi. Tabiî ben 12 yaşlarındaydım, annem bunları bana söylerken ben yerin dibine girdim. Şimdi öyle mi? Geçende bir nefes alayım diye balkona çıktım, karşı komşu, bütün çamaşırları asmış uluorta, ben utancımdan hemen içeri girdim.


Bugün yemekler dışarıda yeniyor, «göz hakkı» oluyor, kimse umursamıyor. Çarşı pazardan alınanlar şeffaf poşetlerde eve geliyor; alan var, alamayan var. Göz hakkı, kıskançlık oluyor bu yenenlerde… Hiç şifâ olur mu yavrum? Bizim Peygamberimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem, «Yemeğinizin kokusu ile komşunuza eza etmeyiniz.» buyuruyor. Bugün kokuyla, gösterişle çevredekilere hep ezâ veriliyor. Tabiî ki yenilenler içinize sıkıntı veriyor. Sonra da «depresyon» diye diye doktorlara gidiliyor.
Evin bir edebi daha vardır ki, en önemlisi de budur herhalde… Evin içinde yaşananlar, aslâ dışarıda anlatılmaz; yenenler, içilenler, muhabbetleşmeler, kavgalar… Bu da evin iffetinden sayılır ve hiç kimseye anlatılmazdı. Bu yüzden problemler ev içinde kolaylıkla çözülürdü. Zaten Peygamberimiz de özellikle karı-koca arasında olanların etrafa yayılmasının ne büyük bir günah olduğunu hep hadislerinde anlatıyor, değil mi Leylâcım!..” dedi gelinine… Leylâ mahcup bir şekilde:
“-Evet anneciğim.” diyebildi.
Torunu:
“-Babaanneciğim, şimdi facebook diye bir şey var; insanlar gittikleri lokantalarda yedileri şeylerin fotoğrafını çekip binlerce kişiye gösteriyorlar!..”
“-Aayy ne ayıp… İnsan hiç yediğini söyler mi?”
“-Âh anneciğim, her hâllerinin fotoğrafları var. Gezdikleri yerlerin, yedikleri yiyecek-içeceklerin, aldıkları eşyâ ve kıyâfetlerin, hattâ beylerinin aldığı çiçekleri üzerinde yazdıkları notlarla paylaşıyor insanlar…”
“-Yavruuum, sen neler diyorsun? Kıyamet koptu kopacak desene… Evler çırılçıplak kaldı desene…” dedi gözyaşları içinde anlatmaya devam etti:
“-Biz beylerimizle yan yana yürümeye ar edinirdik; dul kalanlar var, evlenemeyenler var. Onların gönül yaralarına tuz basmayalım diye, beylerimizin bir adım gerisinden yürürdük… Şimdi kavgalar ortada, sevmeler ortada… Tabiî ki, hiç mahremiyet kalmayınca samimiyet de kalmıyor. Evin bereketi, büyüklere saygıdadır. Evin iffeti, örtülen perdedir. Sevginin iffeti, gizliliktedir. Gözün iffeti, göz kapaklarındadır. Bedenin iffeti, tesettürdedir. Utanma, hayâ, îmandan bir şûbedir. Bakın size, benim annemin anlattığı bir hikâyeyi anlatayım. Hikâye dedimse, adı hikâye… Aslında bir hadîs, hadîs-i kudsî hem de… Yani mânâsını Allâh’ın Peygamber Efendimize haber verdiği, sözlerini ise Peygamberimizin kendi sözleriyle ifade ettiği bir hadis…
Bu hadîs-i kudsîye göre:
“Allah Teâlâ, Âdem aleyhisselâm’ı yarattığı vakit Cebrâil aleyhisselâm ona üç hediye getirdi: İlim, hayâ, akıl. Ona dedi ki: «Ya Âdem!.. Bunlardan dilediğini seç!..»
Âdem aleyhisselâm aklı tercih etti. Cibrîl aleyhisselâm hayâ ve ilme, makamlarına dönmelerini emretti. Hayâ ve ilim dediler ki:
“-Biz, âlem-i ervâhta (ruhlar âleminde) hep beraber idik. Birbirimizden aslâ ayrılmayız. Ruhlar cesetlere girdikten sonra da aynı şekildedir. Ve akıl nerede olursa, biz ona tâbî oluruz.
Cibrîl aleyhisselâm da öyle ise yerlerinize yerleşin!..” diye emretmekle akıl dimağda, ilim kalpte, hayâ da gözde yerleşti.”
İşte bu hadîs-i kudsîde de anlatıldığı gibi, hayânın makamı gözdür. Bu yüzden hem gözümüzü korumak önemlidir, hem de göze hitâp eden şeyleri kontrol altında tutmak…”
Gelini:
“-Haklısın anneciğim, biz iffetimizi kaybettikçe buhranlarımız arttı.” dedi.


Torunu kaşığı sessizce bırakıp:
“-Ben babam gelince yemeğe başlayacağım, anneciğim!” dedi.
Babaanne de söylediklerinin evlatları üzerindeki tesirini görünce sessiz bir şekilde Allâh’a hamd etti.



YAPMAYIN ALLAH AŞKINA

Bütün anneler ve babalar çocuklarını çok sever. Hem de ölesiye. Ancak, bazı anneler babalar, çocuklarını sevdiklerini onlara "seslenişleri" ile gösteremezler. Veya gösterdiklerini "zannederler" de çocukları göremez.



Halbuki, çocukların bu konuda en çok ihtiyacı olan duygu, ebeveynlerinin onlara seslendiklerinde, duymak istedikleri sözlü seslenişlerindeki "büyülü" kavramlardır. Kulaklarına hoş gelen sözcüklerdir. Anlaşılması çok kolay olan "yumuşacık" kelimelerdir.

Öyle ki, o sözcüklere henüz 1,5 yaşındaki bebekler bile "mest" olurlar.

Ne yazık ki günümüzde birçok anne baba, "moda" kavramlar kullanarak çocuklarına hitap etmeyi tercih etmiş durumdadır. Üstelik de kullandıkları o kavramların çocuk zihninde, çocuk algısında, çocuk dünyasında "hiçbir" karşılığı olmadığı halde.

Üstüne üstlük, çocuklarında büyük çapta bir kafa karışıklığı oluşturuyor olmalarına rağmen, "ısrarla" bu yanlışı devam ettirebiliyorlar. Hoş, ebeveynler de söz konusu kavramların karşılığını tam yerine oturtmaktan acizler.

Yani onlar da, bu sözcükleri kullanıyorlar ama;

- Sözün nereye gittiğini bilemiyorlar.

- Söyledikleri ile neyi kastettiklerini ifade edemiyorlar.

- Niçin o sözcükleri kullandıklarını da açıklayamıyorlar.

Evlerin içindeki hayatta da, evlerin dışındaki hayatın akışı içinde de, annelerden babalardan hemen hemen;



- Hiç duymadığımız,

- Tedavülden kaldırdığımız,

- Çocukların ise "mest" oldukları,

- İşittiklerinde gözlerinin içini parlatan,

- Bakışlarını adeta cilalayan,

- Minicik yüreklerini "pır pır" ettiren sözcüklerimiz vardı bizim.

Mesela;

- Kurban olduğum,gel.

- Gözümün nuru, tut elimi.

- Yavrum.

- Kuzum.

- Canım, ciğerim...sözcüklerini özellikle metropollerde, büyükşehirlerde, kalabalık ortamlarda artık çok çok "az" anneden babadan duyabiliyoruz. Ebeveynler bu sözcükleri "sadece":

- Çocukları onları şaşırttıklarında,

- Olağanüstü sevindirdiklerinde,

- Çok mutlu ettiklerinde...kullanıyorlar. Fakat, çocuklar bunları çok az yaparlar. Çünkü onlar ebeveynlerini genellikle "kızdırırlar". Dolayısıyla da bu güzel kelimeleri onlardan çok çok az duyarlar.

Bunların yerine hangi sözcükleri, kavramları kullanıyoruz, diye sormamıza gerek yok. Çünkü pek çoğumuzun kulakları günde birkaç defa o sözcükleri duyuyor ve birçoğumuz her gün ve "defalarca" kullanıyor.

Mesela;

- Anneciğim...

- Babacığım...

- Anneeeem...

- Hadi anneciğim... Çabuk ol babacığım... Gel kucağına annem... Anneciğim elimi tutar mısın? Babacığım dersine çalıştın mı?...gibi.



Başka?

Başkası yok.

Çocuk bu kavramlar hakkında ne düşünüyor? Ya da bizler onun ne düşündüğünü düşünebiliriz?

Diyor ki çocuk:

- Ben annemin annesi değilim, ama annem bana niye "annem, anneciğim" diyor?

- Ben erkeğim, ama annem bana niçin "annecim" diyor?

- Ya da, ben babamın babası olmadığım halde, babam neden beni babası "zannediyor"?...vs. Düştüğümüz tuhaflığı bilmem anlatabiliyor muyuz?

Bizler ebeveynlerle sık sık muhatap olduğumuz için bazen onlara bunun sebebini soruyoruz. Aramızdaki konuşma şöyle gerçekleşiyor:

- Kıymetli hanımefendi, çocuğunuza niçin "anneciğim" diyorsunuz, sizce sebebi ne olabilir?

- Ben onu en azından annem kadar seviyorum. Ona bunu göstermek için o sözcüğü kullanıyorum.

- Güzel. Peki çocuğunuz sizin kendi annenizi ne kadar sevdiğinizi görebiliyor mu?

- Bilmem...

- Merakımı bağışlayın, çocuğunuz size hiç, bana neden anne diyorsun diye sordu mu?

- Baştan bir süre sordu. Hatta tuhaf karşıladı, ama artık alıştı.

- Alıştı?

- Evet, alıştı.

- Alıştığı şey ne?

- Anlamadım.

- Anneniz olmadığına göre, anne olmaya alışmadı. Kafa karışıklığına alışmış olmasın sakın?

Kaynak :

Bu okuduğunuz sayın Psk.Dr. Yaşar KURU 'nun değerli bir makalesidir. Ruhsal Gelişim, Pedagoji, Çocuk gelişimi ve Aile üzerine diğer makalerine Dr.Yaşar Kuru'nun facebook sayfasından ulaşabilir, bu konular üzerine yazdığı kitapları okuyabilirsiniz.

Dr.Yaşar Kuru : https://www.facebook.com/yasar.kuru.35




Biz Yandık Siz Yanmayın

İlk uçan balonumuzla facianın eşiğinden döndük! Hani şu her yerde satılan uçan balonlar var çizgi film karakterli. Pepee, mickey mouse, niloya…. bin bir çeşit.

Çocuklar görünüşlerine özeniyor… Yıllardır hiç almadım tehlikeli olduğunu bildiğimden değil gereksiz bir oyuncak olduğunu düşündüğümden.



İlk kez aldık. Küçük kumla (Gemlik) sahildeki bir satıcıdan.

Normalde uçan balonların helyum gazi ile doldurulması gerekiyor ve helyum tehlikeli bir gaz değil. Ama üçkâğıtçılar artık ona da el atmışlar.

Başımıza bu kötü olay geldikten sonra araştırırdım ki. Tanesi 5 TL ye satılan bu balonların içinde helyum gazi değil KARBIT VE LAVOBO ACICI kullanılıyormuş. Ki maliyetleri ucuz olsun. Ve bir bomba kadar etkisi varmış!

Maalesef ki bizimki de öyleymiş. Kızımın elinde bomba gibi bir sesle patladı ve ateş topuna döndü. Saniyeler içinde elleri tamamen yandı. Alevi sönmüyor balonun naylonu vücudunuza yapışıp ayrılmıyor.

Ben yanındaydım ve şükürler olsun ki anında müdahale ettim. Ya olmasaydım? Ellerinde 2.Derece derin yanıklar var sağ bacağının üst kısmında da…

İlk müdahalesini acil serviste genel cerrah yaptı. Ve söylediği ilk şey çok şanslıymışsınız kirpikleri, saçları da yanmış, Şükür ki gözleri ve yüzü yanmamış!

Yani daha kötüsü olabilirdi! Veya üzerinde kıyafet olsaydı alev alıp tutuşabilirdi daha birçok kötü senaryo… Ellerinde derin yanıklar olduğu için sinirlerin zarar görme ihtimaline karşılık Plastik Cerrahın da tedavimiz devam ediyor.



Bugün 4. Günümüz ve en az 10 gün boyunca da pansumanlarımız devam ediyor olacak. Umuyoruz ki bu kotu tecrübenin izlerini ömür boyu taşımak zorunda kalmaz minik prensesim….

Bu gönderiyi tüm annelere tüm ebeveynlere farkındalık oluşturmak için yazdım. Çoğu kişi maalesef bu balonların tehlikesini bilmediği için almaya devam ediyor. Lütfen paylaşın herkes okusun çocuklarının incecik bileğine bir bomba bağlamasınlar…

NECLA SEVİNÇ ERATALAY

(Alıntı)




17 KASIM BİM MARKET AKTÜEL ÜRÜNLERİ ve İNDİRİMLERİ (YENİ)

17 KASIM 2017 BİM Marketler Büyük İndirimleri ile karşınıza çıkıyor. Muhteşem indirimleri içinde barındıran katalog yayınlandı. Daha önce bu kadar ucuza görmediğiniz, pek çok ürünü bünyesinde barındırıyor.

17 KASIM BİM Market ürün katalogları tek bir sayfada bulunmaktadır. Sayfanın aşağısına doğru ilerlediğinizde tüm aktüel ürünlerine ulaşabilirsiniz.



KATALOGLARIN BÜYÜK HALLERİ YAZININ DEVAMINDADIR. ARZU EDERSENİZ ÜZERİNE BASILI TUTARAK TELEFONUNUZA KAYDEDEBİLİRSİNİZ.

Erkek Mont 88,90 TL - Erkek Fermuarlı Deri Bot 55 TL - Kütahya Porselen 24 Parça Dekorlu Yemek Seti 84,90 TL -

Kütahya Porselen 12 Parça Dekoratif Kahve Seti 25,90 TL - Kütahya Porselen Dekorlu Porselen Demlik 18,50 TL -

Kütahya Porselen Dekorlu Porselen Şekerlik 8,90 TL - Davul Fırın 75 TL - Chef's Yuvarlak Fırın Tepsisi 2'li 24,90 TL - Sofra Yemek Takımı 18 Parça 44,90 TL - LAV Taban Boyalı Meşrubat Bardağı 3'lü 5,90 TL - Paşabahçe Tuzluk Biberlik 2'li 4,50 TL - Kilitli Saklama Kabı 9,90 TL - Dantelli Masa Örtüsü 19,90 TL - Kumtel Ecoray Elektrikli İnfrared Isıtıcı 59,90 TL - Oyun Çadırı 29,90 TL - Erkek Terliği 8,50 TL - Çocuk Terliği 7,50 TL - Kadın Terliği 8,50 TL - Çocuk Pandufu 12,90 TL -



Şu anda incelemekte olduğunuz katalog BİM Market tarafından hazırlanmıştır. İncelemekte olduğunuz katalogun telif hakkı sahibi Bim Market olup www.bim.com.tr Asıl Kaynağımızdır.. Sitemizin tek amacı güncel kampanyalar hakkında sizleri bilgilendirmektir.




29 Ekim 2017 Pazar

Şok Market Aktüel Ürünleri ve İndirimleri (YENİ)

1 KASIM 2017 ŞOK Marketler Büyük İndirimleri ile karşınıza çıkıyor. Muhteşem indirimleri içinde barındıran katalog yayınlandı. Daha önce bu kadar ucuza görmediğiniz, pek çok ürünü bünyesinde barındırıyor.

Sinbo Mini İnfrared Isıtıcı 39,90 TL - Sinbo Fanlı Isıtıcı 39,90 TL - Kollu Narenciye Sıkacağı 65 TL - Kuer Çok Amaçlı Mutfak Dolabı 89,90 TL



- Paşabahçe Meşrubat Bardağı 3'lü 6,95 TL - Paşabahçe Saklama Kabı 2'li 9,95 TL - Dolap İçi Raf 7,95 TL - Raf Altı Sepet 7,95 TL - Narmatik ve Narenciye Seti 6,95 TL - Ceviz Kıracağı / Sarımsak Ezici 4,95 TL - Kestane Çizici 2,95 TL - Gezer Bay / Bayan Kışlık Terlik 12,50 TL - GoKidy Oyun Hamuru Seti 12,90 TL

GoKidy Model Kamyonlar İtfaiye Serisi 5,95 TL - Ülker Çokokrem 1000 gr 11 TL (25 TL ve üzeri alışverişlerde geçerlidir) - Aytaç Çiftlik Dana Kuşbaşı 500 gr 17,45 TL - Aytaç Çiftlik Dana Kıymalı 500 gr 16,50 TL - Tursil Matik 10 Kg 25,95 TL

Pantene Şampuan ve Saç Kremi Çeşitleri 550 ml 9,37 TL (2'li alımda adet fiyatı) - Kotex Günlük Ped 3,34 TL (2'li alımda adet fiyatı) - Coca Cola Zero / Fanta Portakal 1,5 Litre 2,21 TL (2'li alımda adet fiyatı) - SuperFresh Kıymalı / Peynirli Pide 200 gr 7,95 TL (1 alana 1 bedava)



Pantene Şampuan ve Saç Kremi Çeşitleri 550 ml 9,37 TL (2'li alımda adet fiyatı) - Kotex Günlük Ped 3,34 TL (2'li alımda adet fiyatı) - Coca Cola Zero / Fanta Portakal 1,5 Litre 2,21 TL (2'li alımda adet fiyatı) - SuperFresh Kıymalı / Peynirli Pide 200 gr 7,95 TL (1 alana 1 bedava)

- Paşabahçe Meşrubat Bardağı 3'lü 6,95 TL - Paşabahçe Saklama Kabı 2'li 9,95 TL - Dolap İçi Raf 7,95 TL - Raf Altı Sepet 7,95 TL - Narmatik ve Narenciye Seti 6,95 TL - Ceviz Kıracağı / Sarımsak Ezici 4,95 TL - Kestane Çizici 2,95 TL - Gezer Bay / Bayan Kışlık Terlik 12,50 TL - GoKidy Oyun Hamuru Seti 12,90 TL






Bir Evlenme İlanı

Peter Lehrig sabah gazetesini okurken gözüne bir evlenme ilanı ilişti. Bu ilanda şöyle deniyordu.

“Yalnızım…. Ve kendime bir hayat arkadaşı arıyorum. İlk izdivacım pek mesut değildi. Bunda belki biraz benim de kabahatim vardı. Fakat henüz bütün ümidimi kaybetmiş değilim ve benim gibi kendisini yalnız hisseden, bir erkeğe, bana yazmasını rica ediyorum. 35 yaşında güzel sayılan, sarışın bir kadınım. Arkadaşlarım samimi ve dürüst olduğumu söylerler. Pek parasız değilim ve güzel bir evim var. Alakadar olanların posta kutusu A.B. 1234’e yazmaları….”



Peter Lehrig “Bu kadın muhakkak mübalağa ediyor” diye düşündü. Fakat bu düşüncesine rağmen ilanı terkrar tekrar okudu. Nedense tesiri altında kalmıştı. Halbuki evlenmek niyetinde değildi. Bu işi bir kere denemiş ve neticesi geçimsizlik yüzünden boşanma olmuştu. Şimdiki hayatından memnundu. Temizliğe gelen kadını istediği kadar azarlasın, zavallı cevap vermiyordu, çeşit çeşit kadınlarla da geziyor eğleniyordu. Daha ne isteyebilirdi?

Peter Lehrig giyindi ve yazıhanesine gitti. Fakat aklı evlenme ilanına takılmıştı. Acaba o kadına yazsa mıydı? Bir de resim göndermesi lazım değil miydi? Yerinden kalktı ve kendini aynada tetkik etmek üzere banyoya gitti. “İlk iş olarak bıyığımı kestirmeliyim” diye düşündü. “Gözlüğüme de yeni bir çerçeve lazım. Kravatımda pek berbat, elbisem de sanki büyük babamdan kalma.”

Peter Lehrig hemen o gün harekete geçti. Yalnız kendisine adamakıllı çeki düzen vermekle kalmadı, evinde de büyük temizlik yaptırdı ve iki gün sonraki doğum gününde zengin bir parti tertip etmeğe karar verdi. Yalnız önce bu kadına cevap vermek lazımdı. Hemen eline kağıt, kalem alarak yazdı:

“İki senedir yalnızım. İlanınızı okuyuncaya kadar tekrar evlenmeyi hiç düşünmedim. Size iki resmimi gönderiyorum. Biri eski halimdir, ikinci de bugün çektirdim. Çok değişmişim değil mi? İşim fena değil ve maddi durumum rahat bir hayat yaşamaya müsait. Sizinle yeni bir hayata başlamak istiyorum. İki gün sonra, ayın yirmi birinde doğum günümü kutlamak üzere bir parti veriyorum. O gün misafirim olur musunuz? Kabul etmekle bana en güzel hediyeyi vermiş olacaksınız….”

Peter Lehrig mektubu postaya verdikten sonra bütün arkadaşlarını teker teker dolaşıp hepsini doğum gününe davet etti. Arkadaşları onu bu kadar değişmiş görmekle hayretler içinde kaldılar. Peter Lehrig yalnız dıştan değil, ruhen de çok değişmişti. Eski nemrutluğunu bırakmış, samimi v e neşeli bir insan olmuştu.

En iyi arkadaşı Jupp biraz tereddüt ettikten sonra:

– Maalesef gelemeyeceğim, dedi. Aynı tarihte bir hanıma sözüm var.

Peter güldü:

– O hanımı da getir, senin mutlaka bulunmanı istiyorum sana sürprizim var.

– Benim de sana var ama, kızıp kızmayacağını bilmiyorum. Sözleşmiş olduğum hanım senin eski karın.

Peter tekrar güldü:

– Sen zaten onu daima beğenirdin.

– Evet. Siz ayrılalı iki sene de oluyor. Onun için mahzur yoktur diye düşündüm.

– Seni candan tebrik ederim.

Peter başka bir şey söylemeden çıktı gitti.

…………….

İki gün sonraydı. Misafirlerin çoğu gelmişti. Fakat Peter’in kulağı gene de kapının zilindeydi. En çok beklediği misafiri henüz gelmemişti. Nihayet kapı tekrar çalınınca, Peter heyecanla koştu, kapıyı açtı ve… Jupp’la beraber gelmiş olan eski karısıyla karşılaştı.

Kısa bir müddet üçü de bir şey söyleyemeden karşılıklı durdular. Nihayet Peter kendini toparlayarak onları içeri aldı ve kapıyı kapamadan evvel merdivenlerden aşağıya doğru kaçamak bir nazar attı. O kadar beklediği hanım hâlâ yoktu.

Gece yarısına doğru Peter’in keyfi tamamıyla kaçmıştı. Neşesiz bir halde eski karısının yanına gidip oturdu. Karısı onun halinden bir şeye üzülmüş olduğunu hemen anlamıştı:

– Bir derdin mi var? Diye sordu.

Peter hemen cevap verdi:

– Dert değil Lisa, buna dert denmez. Sadece yalnızlıktan usandım.



– Ben de Peter hem de çoktan.

Peter arkadaşı Jupp’a bakarak:

– Sen kurtulmak üzeresin, dedi. Sana saadetler dilerim.

– Bende sana saadetler dileyebilir miyim?

– Buna ihtiyacım var doğrusu. Fakat gelmedi… Henüz gelmedi…

– Kimdir, tanıyor muyum?

– Hayır. Onu ben bile tanımıyorum.

Karısı şaşırmıştı. Peter devam etti.

– Ben artık kendimi bile tanımıyorum. Daha doğrusu esas karakterimi yeni yeni öğreniyorum. Kaprisli, huysuz ve …

Karısı sözünü kesti:

– Hayatından hiçbir zaman memnun olmayan.

– Evet.

– Peter karısının yüzüne sanki onu ilk defa görüyormuş gibi baktı ve elini avuçlarına alarak:

– Beni teselli et, Lisa, dedi. Sen yanımdayken hayatım daha iyiydi.

– Fakat benim ki değildi.

– Haklısın bu benim kabahatimdi. Sana çok eziyet ettim. Bana zalim olduğumu zaten sık sık söylerdin.

– Sen de hiçbir zaman inanmak istemezdin.

– Artık çoktan kabul ettim. Eksikliğini duyduğum andan itibaren.

– Eksikliğimi hangi anda duydun?

– Arabanın kapısı arkandan kapandığı anda. Yalnız bunu hemen anlamadım. Ancak evlenme ilanını okuduğum an anladım.

Peter karısına her şeyi anlattı ve:

– Belki de bu kadına cevap yazarken sadece seni düşündüm, diye devam etti. Evet, tabii senden mektup almış, bu mektubuna cevap yazıyor gibiydim. Yoksa bu ilan bana bu derece tesir etmezdi.

Lisa hafifçe gülümsedi.

– Lisa, yoksa bu ilanı sen mi verdin?

– Birkaç kuru satırın arkasından bu yazının benim olduğunu nasıl hissettin? Zavallı Peter’im bir ilan okuyorsun, ona cevap yazıyorsun ve kime veriyorsun? Kendi karına… masallara inanır mısın, kuzum?

– Hayır…. Yahut evet, inanırım. Çünkü sen buradasın ve…

– Ben Jupp ile geldim ve yakında onunla…

– Buna inanmıyorum. Sen benim karımsın.

– Karın idim Peter.

– Eskiden mümkün olan şey gene olabilir.

O sırada Peter’in arkadaşları kendine seslendiler.

Lisa onu:



– Misafirlerin seni bekliyor diye ikaz etti.

Peter karısını kolundan tutup kaldırdı ve kendine doğru çekerek:

– Misafirlerimiz bizi bekliyor, diye düzeltti.

– Peter’in en iyi arkadaşı Jupp, istediğini elde etmiş bir adam gibi bıyık altından gülüyordu.




Osmanlı Zamanında Bir Evlilik Teklifi

Osmanlı zamanında bir adam bir bayanın karşısına geçer ve der ki ;

“-Ey dilberi rana! Ey tesadüf-ü müstesna! O mahrem suratınızı görünce size lahza-i kalpten sarsıldım… Niyetim acizane-i taciz etmek değildir.. Bilakis efkar-i umumiyede ufak bir aile bacası tüttürmektir.. Sözlerimsizi temin ve tatmin edecekse şayet zevc-i izdivacınıza talibim!..”



Bayanın cevabı;

“-O mahrem suratınıza bir sille-i Osmaniye nakşedersem sekte-i kalpten terk-i hayat edersiniz…”




Bir Evlilik Hikayesi “Yüksek Eşik”

Feyza kocasının yüzüne kapadı telefonu. Saffet yine sinirlerini zıplatmıştı. Söylüyor söylüyor hep aynı şeyleri söylüyordu. Oysa Feyza her telefonu, artık yelkenleri suya indirmiştir, diye açıyordu fakat kocasından geri adım göremiyordu. Altı aydan beri ayrıydılar. Beş yıllık evlilerdi ve bu beş yılı Feyza’nın memleketinde annesinin evine çok yakın yerde oturarak geçirmişlerdi.

Beş ay önce Feyza’nın annesinin sebep olduğu bir kavga yüzünden Saffet tutturmuştu “Biraz da benim memleketimde yaşayalım” diye.



Saffet: “Annen hayatımıza çok karışıyor, evliliğimizi kötü etkiliyor, benim memleketime gidelim, babam da yaşlandı yardıma ihtiyacı var” demişti. Feyza bu teklifi kabul etmemişti. “Senin memleketinde ben yaşayamam. Ayrıca ben çalışıyorum, annem çocuğumuza bakıyor, kızım anneannesine alışkın başkasıyla yapamaz.” demişti.

O ne derse desin Saffet ikna olmamış ve tayin istemişti. Tayini bir ay içinde çıkmıştı. Tayin üzerine bir büyük kavga daha kopmuştu. Feyza birkaç parça eşya alıp kızı ile birlikte annesinin evine gelmişti. Saffet de evin eşyalarını yükleyip memleketine götürmüştü. Şimdi “siz de gelin” diyordu. Fakat Feyza gitmeyecekti, boşanmayı göze almıştı. Derin bir of çekti. Annesi de evde yoktu ki biraz konuşup rahatlasın. Feyza’nın kızı ile birlikte cumartesi pazarına gitmişlerdi.

Salonun bir köşesinde oturmuş, elinde tespih, gözleri bahçedeki ağaçlarda bu dünyada değilmiş gibi yaşayan babaannesine takıldı gözleri. Son yıllarda iyice konuşmaz olmuştu. Feyza onunla uğraşmak istedi biraz:

“Sen ne diyorsun bu işlere babaanne?” diye sordu.

Hiç sesini çıkarmadı babaannesi. Başını çevirip Feyza’nın yüzüne baktı uzun uzun. Tekrar bahçeye döndü yüzünü.

“Konuşsana babaanne ya… Baksana sıkıntım var. İki kelam et, içimi rahatlat.”

Babaannesi hiç kımıldamadı bile. Feyza tam ümidini kesmişken bu kez vücuduyla döndü ondan yana.

“Ben konuşursam suçlu olurum kızım.” dedi.

Feyza babaannesinin ne kast ettiğini anlamıştı. Annesi kayınvalidesini zaten evde istemiyordu, kadının varlığı yokluğu belli değildi ama annesi yine de rahatsız oluyordu. Babaannesi huzurevine gitmek istemişti ama Feyza’nın babası bırakmamıştı. O evde sığıntı gibi yaşamak kadıncağızın çok zoruna gidiyordu. O da “Bu benim imtihanım” deyip kimseyle konuşmaz olmuş, kendini ibadete vermişti.

“Bir şey olmaz babaanne, annem evde yok, hadi biraz konuşalım. Ne diyorsun? Sence Saffet bu inadından vazgeçip geri döner mi?”



“Onu bilemem kızım yalnız bildiğim bir şey var ki bir kadının yeri kocasının yanıdır. Senin annenin evinde ne işin var?”

“Aman babaanne… Durumları biliyorsun evin içinde her şeyi görüyorsun, duyuyorsun. Şimdi şu söylediğine bak. Ne yapayım şimdi Saffet’in memleketine mi gideyim? Çok mutlu bir evliliğim olsa belki giderim ama Saffet’le zaten doğru düzgün anlaşamıyoruz.”

“Anneni hayatına bu kadar karıştırırsan anlaşamazsın kızım. O senin yuvan; annenin değil, sahip çık.”

“Gidemem başka bir şehre, Saffet’in ailesini sevmiyorum.”

“Sevmek istersen seversin kızım. Sen ta en baştan sevmemeye şartlandın. Tanıdım ben onları, iyi insanlar. Kusurları elbette vardır, hepimizin var. Kusurlarını görmezden gelirsen, kocamın ailesi diye saygı duyarsan, seversiniz birbirinizi.”

“Uğraşamam onlarla. Boşanırım Saffet gelmezse, yapacak bir şey yok. Sağ olsun annem yanımda bana destek oluyor.”

“Geri dönen kıza, evinin eşiği yüksek gelir, kızım. Şimdi daha yenisin ana evinde, evliliğinden de hâlâ bir ümidin var; burada misafir gibi duruyorsun ama boşanıp geri dönersen böyle rahat edeceğini sanma.”

“Niye rahat edemeyeyim babaanne. Akşam işten geleceğim annem yemek yapmış, her iş yapılmış, kızıma en güzel şekilde bakılmış. Daha ne isteyeceğim. Yemek yapma kaygısı yok, koca derdi yok. Oh mis gibi hayat.”

“İş kaygısı, koca derdi bende de yok kızım ama hayatım hiç de mis gibi değil. Her şey dışarıdan göründüğü gibi değildir. Annen de baban da kızın için babasının yerini tutamazlar. Tencerede de kahve pişer ama hiçbir zaman cezvede pişen kahvenin yerini tutmaz.”

“Aman babaanne bozma moralimi ya…”



“Konuşalım diyen sensin. Keşke başta deseydin. Gerçekleri değil, sadece annem gibi duymak istediklerimi söyle deseydin, ona göre konuşurdum.”

Feyza ne diyeceğini bilemedi. Babaannesi sözlerine devam etti:

“Tamamen boşanıp geldiğinde her şey sana batmaya başlayacak. Eve gelen misafirlerden tut, annenin hiçbir kasıt olmayan sözlerine kadar. Şimdi kızım bakılıyor diyorsun, o zaman şımartılıyor diyeceksin. Şimdi yemek hazır oluyor diyorsun, o zaman her gün yemek yapılıyor, kilo alıyorum diyeceksin ya da başka şeyler. Hep bir şeylerden rahatsız olacaksın. Bu evde bir daha bekârlık günlerin gibi olamayacaksın. Kocanla yaptığın kavgaları bile özleyeceksin.”

“Kavga da özlenir mi babaanne?”

“Kavgaları ve kavgalardan sonraki barışmaları özleyeceksin. Ah kızım anne baba hiçbir zaman eşin yerini tutmaz. Akşamları annen babanı alıp sarılıp uyurken sen odanda yapayalnız uyuyacaksın.”

Feyza babaannesinin çizdiği tablodan rahatsız olmuştu.

“Yeniden evlenirim canım başka koca mı yok sanki?”

“O kadar kolay mı çocuğuna başka bir adamı baba diye kabul ettirmek. Dertsiz insan yok. Boşanmış biri ile evlensen onun da kendi çocukları varsa başka sıkıntılar çıkar. Niye ortada ciddi bir şey yokken kocandan, çocuğunun babasından vazgeçiyorsun? Hem o kadar da kolay değil koca bulmak. Bu devirde koca karaborsa kızım.”

“Karaborsa mı? Ay niye karaborsa oluyorlarmış, erkek kıtlığı mı var?”

“Erkek kıtlığı yok ama artık erkekler evlenmekten kaçıyorlar. Bu devirde ev geçindirmek zor. Bekâr, dul çok hanım var. Baksana amcanın kızlarının hepsi bekâr, evlenmek istiyorlar ama koca bulamıyorlar. Elindeki adamın kıymetini bil. Sen bırakırsan dışarıda en az beş yüz kadın var, adamı hemen kaparlar.”

“Aman kaparlarsa kapsınlar babaanne, hiçbir özelliği yok. Romantik değil, bir şey değil.”

“Kusura bakma da senin ne özelliğin var kızım? Çok mükemmel kadın mısın? Şimdiki kadınlar dört dörtlük koca istiyorlar, sanki kendileri dört dörtlük kadınlarmış gibi.”

Feyza ne diyeceğini bilemedi babaannesinin sözleri karşısında. Biliyordu babaannesi haklıydı. Bir süre ikisi de sustu.

“Annem ‘Maaşın var, ne koca sıkıntısı çekeceksin?’ diyor.” dedi.

“Şimdi de bu çıktı. Sadece annen için söylemiyorum; eve gelen misafirlerden de duyuyorum. ‘Kızı biz büyütüp, biz okuttuk, elin oğlu parasını yiyor.’ diyorlar. Onlar kızlarının mutluluğunu düşünmüyorlar. Onların derdi para, başka bir şey değil.”

Feyza’nın iyice kafası karışmıştı. Annesinin bencilce davrandığını bazen o da düşünüyordu. Düğün sırasında yapılan alışverişlerde Saffet’in ailesi ile tatsızlıklar olmuştu. Annesi düğünden sonra Saffet’in kendi ailesi ile ilişkisini kesmesini istemiş, bunu damadına belli etmişti fakat Saffet kayınvalidesini hiç dinlememişti.

Feyza zaten kayınvalidesi ile senede bir bayramda Saffet’in zoru ile görüşüyordu, annesi ona bile kızıyordu. Annesi Saffet’in onun direktiflerine göre yaşamasını bekliyordu. Öyle olmayınca da sürekli damadının arkasından konuşuyordu. Annesi istedikleri yapıldığında dünyanın en iyi kadını oluyordu; istedikleri olmayınca da çok şerli olabiliyordu.



Babaannesi eski bir türküyü mırıldanmaya başladı:

“Kadifeden kesesi, kahveden gelir sesi,

Oturmuş kumar oynuyor, ciğerimin köşesi.”

Ah ah eski kadınlar. Kahvede kumar oynayan kocaya bile iyi söylerlerdi. Şimdiki kadınlar işinden eve gelen adam azıcık geç kalsa “Canın çıksın, nerde kaldın?” diyorlar.

“Ne yani babaanne, eski zamanda yaşayan kadınlar gibi sıkıntı mı çekelim?”

“Kızım eski kadınlar gerçekten sıkıntı çektiler fakat yine de şimdikiler gibi her şeyden şikâyetçi olmazlardı. Eskiden yokluk vardı, zorluk vardı, iş güç çoktu. Herkes bir arada otururdu. Şimdiki kızların çoğunun evi ayrı barkı ayrı, iş güç az, her işi makineler yapıyor. Kızların annelerinin sıkıntı dediği de sıkıntı olsa bari. Kızları kocalarını ellerinde kukla gibi oynatamazlarsa bunun adı sıkıntı oluyor. Kendi kızlarının damatlarına yaptıkları sıkıntıyı görse bir de gözleri, bu çok bilmiş annelerin. Kadınların çoğunda bir karış dil. Daha kocaları ağzını açmadan onlar makineli tüfek gibi başlıyorlar. Hiçbir şeyden memnun olmayan çok kadın görüyorum etrafımda.”

“Babaanne erkeklerin hiç mi suçu yok yani?”

“Var kızım elbette var, kusursuz insan olur mu? Fakat erkekler kadınlar gibi sürekli şikâyet halinde değiller. Erkeklere bakıyorum çoğu hanımlarının pek çok eksiklerini gördükleri halde idare etmeye çalışıyorlar. Kadınlar gibi de kolayca yuvalarını dağıtmaya çalışmıyorlar. Kadınlara ne oluyor anlamıyorum.”

Feyza babaannesine hak vermeye başlamıştı. Saffet’i seviyordu aslında, özlemişti de. Boşanmayı istemiyordu; fakat oturulacak şehir konusunda inatlaşmışlardı. Bu inat yüzünden yuvası yıkılacak gibi duruyordu.

“Artık inada bindi babaanne, ben geri adım atamam.”

“Kör inat eşeklerde olur kızım. İnsana inat yakışmaz. İnadın, gururun, kibrin bunların hiçbirinin omzu yoktur başını yaslayacağın. İnadın gece seni sarıp sarmalamaz, üşütür ancak. Vakit varken yuvanı dağıtma kızım.”

Feyza babaannesine bir şey daha söyleyecekti ki dış kapı açıldı; annesi ve kızı Betül gelmişlerdi. Babaannesi hemen yönünü bahçeye çevirdi, tespihini çekmeye başladı. Betül Feyza’nın yanına yaklaştı, mutfağa giden anneannesine duyurmamaya çalışarak “Anne yolda bir adam gördüm aynı babama benziyordu, ben babamı çok özledim. O gelmiyorsa biz yanına gidelim.” dedi. Feyza ne diyeceğini bilemedi. Betül’ün anneannesinin yanında babasından bahsetmeye çekindiğini fark edince üzüldü. Annesi Saffet’in ardından konuşup durduğu için çocuk belli ki babasına kötü bir şey söylenmesin diye susuyordu.

Saffet beş ay içinde iki kez kızını görmek için gelmişti fakat göstermemişlerdi. Feyza’nın annesi çocuğu babasına göstermesine izin vermemişti. Saffet de kızını göremeyince bir daha gelmemişti. Feyza kızına ne büyük kötülük ettiğini o an fark etti. Kendi boşansa bile kızına bunu yapmaya hakkı yoktu. Baba ile evladını birbirinden koparmamalıydı, onların görüşmesine engel olmamalıydı. Ayrıca niye boşanıyordu ki? Babaannesinin söylediklerini düşündü. Kocasını seviyordu. Ayrılırsa pişman olacağını anlamıştı.

Feyza annesinin pazar alışverişinin detaylarını dinlerken sinir oldu birden. En iyi domatesi o bilirdi, en taze kabağı o seçerdi, kimse onu kandıramazdı. Bütün meyve ve sebzeleri tek tek seçmişti, falan filan. Her zamanki haliydi; her şeyi en iyi o bilirdi ve en doğru kararı o verirdi. Bu yüzden olmalı Feyza’nın hayatı için de en doğru kararı verdiğini düşünüyordu.

Feyza annesine fark ettirmeden kızının kulağına eğildi:” Gideceğiz babana merak etme.” dedi. Betül’ün yüzündeki kocaman gülümseme Feyza’nın gözünden iki damla yaş düşmesine sebep oldu.

Az sonra annesi yemek yapmak için mutfağa gittiğinde Feyza tespih çekmeye devam eden babaannesinin yanağına kocaman bir öpücük kondurdu. “Güzel kadın, ne yaptın bana, bastonunla ben fark etmeden kafama mı vurdun bilmiyorum ama fena halde gözüm açıldı. Bu evin eşiği bana şimdiden yüksek gelmeye başladı. Yarın kızımı da alıp kocamın yanına gideceğim, artık orada yaşayacağım. Bana çok dua et emi?” dedi.

Güldü, babaannesi. Onun buruşuk yüzünde de güller açmıştı. Sıra Saffeti aramaktaydı; kim bilir ne kadar sevinecekti.




Ojelerim Bozulmasın Diye Evlenmiyorum

Ben yoruldum, insanlar yorulmadı sormaktan. Neden evlenmiyor muşum?! Kocalar kapıda sıraya dizildi de biz mi seçemedik? Düzgün bir adam karşımıza çıktı da biz mi istemedik? Aşık olduk da bekarlık kurumunun bize ihtiyacı var diye biz mi kaçtık?

Herkes evlenmek zorunda sanki…



Sevip aşık olmadığın biriyle evlenmektense evlenme daha iyi…

Kısmet demekten dilim damağım kurudu. Olmayacak dualara amin demekten dudaklarım yoruldu. O yüzden evlenmedim.

Yukarı tükürsem ıssız adam, aşağı tükürsem dingil! Hangisiyle evlenelim?

Zaten evlenince de hayatımıza kuş mu konuyormuş sanki? Kamberliğin bana verdiği yetkiye dayanarak şunu söyleyebilirim ki, hazırlıkları da dahil olmak üzere total olarak kocaman bir fiyasko evlilik. Hangimiz gümüş makasa pul yapıştırıp kurdele sarmak istiyor? Nişan tepsisi almak için kaç saatinizi sokaklarda geçirmek istersiniz? O kadar dandirik ki her şey; buzdolabı seçmek bile problem. Bütün sülalenin parmağı her işinizin içinde maşallah! Gelinliğiniz hakkında bile her kafadan çıkan milyonlarca konuşma baloncuğu… Biri ak diyor öbürü kara! Aman da herkesin gönlü olsun derken, iki gönül bir olunca seyran olacak samanlık dar geliyor insana.

Düğün olayını hiç anlamış değilim keza. Neden bir adamla aynı evde yaşamaya başlıyorum diye Dayımla karşılıklı Ankara havası oynuyoruz ki? Üstelik üzerimde beyaz ve ters bir mantar kostümüyle! Bir de boyumdan büyük bir pastayı kılıçla kesiyoruz yanımdaki penguen kostümlü kocamla! Sebep?

Peki ya mutlu sondan sonra?

Bulaşığı, yalaşığı gırla evin içinde… Oje bile süremiyor insan. Sürsen bile yemek yaparken, bulaşık yıkarken bozuluyor zaten. Bütün gün işte çalış, aksam eve gel yemek yap, ortalığı toparla, bulaşıkları yıka… Aman tanrım yarın kaynanam geliyor sendromu da cabası… Hepi topu bir Pazar günümüz var o da ütüye kurban gidiyor. Bir de evin içinde dolaşan erkeksinin kılı tüyü pisliği… Sinirleri kulak memesi kıvamında cılklaşan kadın çemkirmeye başlıyor. Ardından kavgalar gürültüler ve ta tam! Hadi bakalım ben annemin evine gidiyorum!

Ondan sonra adliyenin önü boşanma kuyruğu…



İşte bu yüzden evlenmiyorum teyzelerim amcalarım. Henüz bu yaşanacak, anlat anlat bitmeyecek sıkıntıları bana pembe gösterecek biriyle tanışmadım da ondan evlenmiyorum. Sırf sarılıp uyumak için bu kadar yükü taşıyabileceğimi düşündürmedi kimse de o yüzden hala yalnız yaşıyorum.

Bir gün biri gelir, al bu da senin aptal cesaretin hadi evlenelim der ve beni ikna edebilecek kadar aşık ederse, ben de evlenirim belki. İşte o zaman gelini öpebilirsiniz.

Ama şimdilik ojelerim bozulmasın diye evlenmiyorum.

Fakat darısı başınıza İNŞALLAH!

Alıntı




Kınalı Kuzular

Üst teğmen Faruk cepheye yeni gelen askerleri kontrol ediyor bir taraftan da onlarla laflıyordu nerelisin gibi sorular soruyordu. Bir ara saçının ortası sararmış bir çocuk gördü.

“Adın ne senin evladım?…”

“Ali…”

“Nerelisin?…”

“Tokat Zilede’nim…”

“Peki evladım bu kafanın hali ne?…”



“Anam cepheye gelirken kına yaktı komutanım…”

“Neden?…”

“Bilmiyorum komutanım…”

“Peki gidebilirsin Kınalı Ali…”

O günden sonra herkes ona Kınalı Ali der. Herkes kafasındaki kınayla dalga geçer. Kısa sürede cana yakın ve cesur tavırlarıyla tüm arkadaşlarının sevgisini kazanır. Bir gün ailesine mektup yazmak ister. Ali’nin okuma yazması da yoktur arkadaşlarından yardım ister ve hep beraber başlarlar yazmaya. Ali söyler arkadaşları yazar: “Sevgili anne babacım ellerinizden öperim ben burada çok iyiyim beni merak etmeyin…”

Kız kardeşini kendinden bir küçük erkek kardeşini sorar köyündekilerin burnunda tüttüğünü yazdırır. Kendilerini merak etmemesini kendileri var oldukça düşmanın bir adım bile ilerleyemeyeceğini yazdırır. Gururla mektubu bitirir neden sonra aklına gelir ve yazının sonuna anasına not düşer (Ali’nin kendisinden hemen sonra askere gelecek bir kardeşi daha vardır) “Anacığım kafama kına yaktın burda komutanlarım ve arkadaşlarım benle hep dalga geçtiler sakın kardeşim Ahmet’e de yakma onla da dalga geçmesinler ellerinden öptüm…”

Aradan zaman geçer. ingilizler kati netice almak için tüm güçleriyle Gelibolu’ya yüklenirler. Bu cepheyi savunan erlerimiz teker teker şehit düşerler. Bunlara takviye olarak giden yedek kuvvetlerde yeterli olmamış, onların sayıları da epey azalır, Gelibolu düsmek üzeredir. Kınalı Ali’nin komutanı da olayı görüp yerinde duramaz. Kendisinin bölüğü henüz sıcak temasa hazir değildir. Onlar yeni gelmistir. Komutanların bu düşünceli halini gören ve durumun vehametini bilen Kınalı Ali ve arkadaşları komutanlarına yalvar yakar oraya gitmek istediklerini söylerler. Komutanları onları ölüme gönderdiğini bile bile çaresiz gönderir. Kinali Ali’nin bölüğünden kimse sağ kalmaz hepsi şehit olmuştur. Aradan zaman geçer. Kınalı Ali’nin ailesine yazdığı mektubun yanıtı gelir. Komutanları buruk ve gözleri dolu dolu mektubu açıp okumaya karar verirler



(Bu mektubun aslı Çanakkale Müzesi’nde sergilenmektedir.)

Babası anlatır Ali’nin: “Oğlum Ali nasılsın, iyi misin? Gözlerinden öperim selam ederim. Öküzü sattık paranın yarısını sana, yarısını da cepheye gidecek kardeşine veriyoruz. Şimdi öküzün yerine tarlayı ben sürüyorum zaten artık zahireye de fazla ihtiyacımız olmadığı için yorulmuyorum da siz sakın bizi merak etmeyin bizi düşünmeyin” der, köyü, akrabalarını anlatir ve mektubu bitirir.

“Ali ananın da sana diyeceği bir şey var…”

“Oğlum Ali, yazmışsın ki kafamdaki kınayla dalga geçtiler kardeşime de yakma demişsin. Kardeşine de yaktım. Komutanlarına ve arkadaşlarına söyle seninle dalga geçmesinler. Biz de üç şeye kına yakarlar:

1- Gelinlik kıza; gitsin ailesine, çocuklarına kurban olsun diye…

2- Kurbanlık koça; ALLAH’a kurban olsun diye…

3- Askere giden yiğitlerimize; vatana kurban olsunlar diye…

Gözlerinden öper selam ederim. ALLAH’a emanet olun…”

Vatan için canını feda eden;

Kınalı Ali’lere, Veli’lere, Mehmet’lere, Ahmet’lere, analarının kınalı kuzularına, saygı ve hürmetlerimizle…

Allah Razı olsun. Ruhu şad, mekanı cennet olsun…




Buradan hiçbir şey duyulmuyor

Papaz, iki metre ilerisinde duran zangoça hiddetle sorar:

“Gizli gizli sen mi içiyorsun kutsal şarabı?”

Zangoçta derin bir sessizlik… Papaz iyice köpürür…!!! ve

“Sana soruyorum be adam! Duymuyor musun beni?

“Hayır burdan hiçbir şey duyulmuyor efendim.”

“Olacak şey mi! iki adım öteden beni duymuyorsun!”



Zangoç bıyık altından güler:

“isterseniz yer değiştirelim anlarsınız…”

Yer değiştirirler. Bu kez zangoç seslenir:

“Kilise için toplanan bağışları sen mi zimmetine geçirdin?”

Papaz: “Hakikaten yahu! Buradan hiçbir şey duyulmuyor.”




DNA Testi

1940’ların sonuna doğru Amerika’da zengin bir adamın ölümünden birkaç yıl sonra bir kadın yanında bir çocukla mahkemeye başvuruyor. Çocuğun ölen adamdan olduğunu iddia ediyor. Ölüden DNA testi yapılamayan bir dönem dünya için.

Amerika hukuk sistemlerinde bu olayın bir karşılığını bulamayınca başka sistemlere müracaat ediyorlar. Roma hukukuna bakıyorlar yok. Yunan, Hint, Uzakdoğu’da yok. Bir heyet Türkiye’ye geliyor. Dönemin İstanbul Müftüsü Ömer Nasuhi Bilmen’e yönlendiriliyorlar. İlk başta anlam veremiyor gelen ekip. Gönülsüz de olsa görüşüyorlar.



Bilmen onlara ölen adamın kemiklerinin durup durmadığını sorduğunda şaşkınlıkları iyice büyüyor. Durduğunu söylüyorlar. Ömer Nasuhi onlara kuyruk sokumu kemiğinden bir yer tarif ediyor. Tarif ettiği yere çocuğun bir damla kanını damlatmalarını, eğer o kemik kanı emerse çocuğun o adamdan olduğunu aksi olursa kadının yalancı olduğunu ve buna göre hüküm verebileceklerini anlatıyor.

Gelen ekip görüşmeden memnun olmaksızın şaşkınlıklarını da yanlarına alıp ülkelerine dönüyorlar. Bir müftünün böyle bir tıp bilgisine nasıl hâkim olabileceğine ihtimal veremiyorlar. Ekipteki bir doktorun ise kafasını kurcalıyor bu mesele. Müftünün yanlışlığını ispat etmek için mezar açtırılıp adamın bedeni çıkarılıyor. Tarif edilen kemiğin üzerine önce kendi kanını damlatıyor. Kan akıp gidiyor kemiğin üzerinden. Sonra çocuğun kanını döktüğünde gözleri fal taşı gibi açılıyor. Kemiğin kanı emdiğini gördüğünde hayretini gizlemiyor.

Görüşmede Ömer Nasuhi’nin yanında olanlar da ilk duymuş olacaklar ki heyet gittikten sonra bu meseleyi nereden bildiğini soruyorlar. Adı geçen kemiğin sadece kendi neslini kabul ettiğini uzun uzun anlatıyor. Oradaki küçük bir parçanın önemine değiniyor. Vücuda ne yaparsanız yapın o kemiği yok edemediğinizi, kıyamete kadar hiçbir gücünde buna muktedir olamayacağını, zira mahşerde insanlar o kemik parçasından yeniden diriltileceğini anlatıyor.



“Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?” dedi. De ki; “Onları ilk defa yaratan diriltecek. O, her yaratmayı bilir.” Yasin 78-79. âyetler




Kardeş

İkinci bebeği olacağını öğrenince çok sevindi. 3 yaşındaki oğlunu doğacak kardeşi için hazırlamaya başladı…

Bebeğin kız olacağı anlaşıldı. Oğlu annesinin karnındaki kardeşine her gün şarkı söyledi. Kardeşini daha görmeden bir sevgi bağı oluştu.



Zamanı geldi doğum sancıları başladı. Fakat bir sorun vardı. Doktorlar çaresizdi. Bir sezaryen ameliyatı gerekiyordu.

Ameliyat çok zor geçti. Sonunda bebek doğdu. Bebeğin durumu ciddiydi.

Bebek yoğun bakım ünitesine kaldırıldı. Günler geçtikçe küçük kızın durumu kötüye gidiyordu.

Doktorlar üzgündü çocuğun kurtulma ümidi yoktu. Bebekleri için evlerinde bir oda düzenlemişlerdi.

Şimdi cenaze için hazırlanıyorlardı.

Oğulları kız kardeşini görebilmek için yalvarıyordu.

-Kardeşime şarkı söylemek istiyorum- diyordu.

Ama yoğun bakım ünitesine çocukların girmesi yasaktı.

Sonunda kadın kararını verdi. Bebeği nasıl olsa ölecekti. Çocuğunun kardeşini görmesini engellemeyecekti.

Ne yapıp edip çocuğu içeri sokacaktı.

Oğluna oldukça büyük gelen bir ziyaretçi giysisi giydirdi ve yoğun bakım ünitesine soktu. Çocuk yürüyen bir çamaşır torbası gibiydi. Başhemşire onun bir çocuk olduğunu fark etti.



-O çocuğu içeri sokamazsınız- diye uyardı.

Kadın başhemşireye dönerek bağırdı:

-Oğlum kız kardeşine şarkı söylemeden buradan çıkmayacak.

Oğlunu kız kardeşinin yatağına götürdü.

Küçük kız yaşam savaşını yitirmek üzereydi.

Çocuk bir süre kardeşinin yüzüne baktı.

3 yaşındaki bir çocuğun saf temiz pırıl pırıl sesiyle şu şarkıyı mırıldandı:

-Sen benim gün ışığımsın tek gün ışığım gökyüzü griyken beni mutlu edersin.

Küçük kız bu sesi tanıdı aniden tepki verdi.

Kalp atışları düzelmeye başladı. Annesi:

-Şarkıyı sürdür- dedi oğluna.

Küçük çocuk devam etti:

-Seni ne çok sevdiğimi asla bilmeyeceksin lütfen gün ışığını benden alma bebeğim.

Çocuk şarkıyı sürdürdükçe bebek kesik kesik nefes almasını hızlandırdı. Annesi göz yaşları içinde:

-Devam et oğlum- dedi.

-Geçen gece uyurken rüyamda seni kollarıma aldığımı gördüm bebeğim.

Şimdi onu içeri almak istemeyen hemşirenin yüzü de gözyaşları içindeydi.

Bütün hastane personeli doktorlar başlarına toplanmıştı.



Annesi de coşkuyla şarkıya katıldı.

-Seni ne çok sevdiğimi asla bilmeyeceksin bebeğim.

Lütfen gün ışığını benden alma.

Anne oğul şarkılarını sürdürdü.

Ve küçük kız birkaç gün sonra iyileşti. Abisine annesine odasına kavuştu.

Sevdiğiniz insanlar için ümidinizi kesmeyin.

Sevgisiz ümitsiz kalmayın.

Söz yürekten çıkarsa yüreğe gider.

Dilden çıkarsa kulağı aşamaz




28 Ekim 2017 Cumartesi

Ramazana, Teravihe ve Çocuklara Dair

Ayların sultanı ramazan, insanların ‘Bir’de buluştuğu, birbiriyle kaynaştığı ve yardımlaştığı müstesna zaman dilimleridir. Bu ayda kalpler yumuşar, merhamet yüreklerden taşar. Kadın erkek, zengin fakir, büyük küçük herkes aynı manevî iklimde soluk alır. Camiler insanlarla hayat bulur. Aynı apartmanda oturduğu halde aylarca birbiriyle görüş(e)meyenler teravih namazı saflarında buluşurlar. Mahalle sakinleri camilerde bir ve beraber olurlar.



Ramazan, büyüklerin oruç ayı olsa da bu ayda çocuklar da farklı bir iklime girerler.

Çocuklar en az büyükler kadar sevinirler ramazanın gelişine. Bazıları küçük yaşlarına rağmen oruç tutmakta ısrar ederler; anne babaları ne kadar uğraşsa da onları bu kararlarından döndüremezler. En azından birkaç gün oruç tutarlar, bazıları yarım gün tutmayı denerler. Bu yaştaki çocukların oruca meyli ve merakı bir hayli çoktur. İftardan sonra kız çocuklar anne veya nineleriyle, erkek çocuklar ise baba veya dedeleriyle teravihe giderler. Cami onlar için bir maneviyattan öte bir oyun ve eğlence atmosferidir. Bir kısım çocuklar da teravihleri evden uzaklaşmak, derslerden kaçmak için bir vesile sayarlar; camilerde arkadaşlarıyla buluşurlar.

Çocuklar teravih namazlarında genellikle en arka safa gönderilir. Bu, çocukların arayıp da bulamadığı bir şeydir. Çünkü namazı oyuna ve eğlenceye döndürmek için ortam hazırlanmıştır. Teravih başlayınca çocuklar anne babalarını taklit ederek kendilerince namaz kılarlar. Fakat yan yana iki çocuk gelmişse, işi eğlenceye döndürmek, sulandırmak ve gülmek de kaçınılmazdır. Çocuk bir hayli küçükse, namaz kılanların önünden geçerek camiyi baştan sona dolaşabilir. Zira çocuklar bu yaşta davranışlarının değerlendirmesini yapamazlar. Bu hareketlerde bulunurken ince hesap yapmazlar, derinliğine düşünmezler. Fakat büyükler bu hareketlere hiç de hoşgörüyle bakmazlar. Bazı kaba softaların; namaz kılarken gülüşen, sağa sola bakıp dikkatleri dağıtan çocukları kolundan tutup camiden attığına da şahit olabilirsiniz.



Bu yılki ramazanın ilk teravih namazını kılmak için gittiğim bir camide şahit olduğum bir kabalığı aktarmak istiyorum size. Ramazanın bu ilk teravisinde çocuklar camiyi doldurmuştu. Namaza başlamak için ayağa kalktığımızda yaşı yetmişin üzerinde olduğunu tahmin ettiğim bembeyaz sakallı bir ihtiyarın sekiz on yaşlarındaki bir çocuğu evire çevire dövdüğünü görerek üzüldüm. Cemaatin bakışları o noktaya yoğunlaştı. Müdahale etmeye kalkışanlar olduysa da çocuk ağır bir sille yemekten kurtulamadı. Sorsanız kendisini en büyük Müslüman olarak gören bu ihtiyar, yaptığı bu kabalıkla bunun gibi çocukları camiden soğuttu.

Çocuklar kötü alışkanlıklara bulaşmasın, dinine, geleneklerine bağlı inançlı insanlar olsunlar isteriz. Kahvehanelere, disko ve barlara giden gençleri ‘vurun abalıya’ misali insafsızca eleştiririz. Oysa bu gençleri, henüz çocukluk çağlarında bizler o mekânlara itmişiz. Camiye okumaya gelen çocukları en küçük yaramazlık yaptıklarında, haylazlık ettiklerinde, okuyamadıklarında falakaya çekmişiz. Cennetin güzelliklerini anlatacak yerde, cehennemin ne kadar korkunç bir yer olduğunu anlatarak onları korkutmuşuz. Allah’ın ‘rahman’, rahim’ ‘halim’ sıfatlarından evvel ‘celal’ ve ‘kahhar’ sıfatlarını anlatarak ürkütmüşüz onları. Onlar da zamanla korkularını ümitsizliğe dönüştürmüşler. Kurtuluşu yanlış adreslerde aramışlar.

Başlangıcında rahmet, ortasında bereket ve sonunda mağfiret olan kutlu ramazan ayında kimsenin kalbini kırmamak gerekir. Bu kişi bir çocuksa daha da hassas davranmak bir zorunluluktur. Çocuklar varsın oynasınlar ama camilerden ve dinî duygulardan soğumasınlar.



Çocukları camilere ısındırmak için onları ramazanlarda camiye götürmek lazımdır. Hatta camiye gelen çocuklara lokum, çikolata ve şeker vermek de teşvik etmek açısından önemlidir. Bu küçük giderleri cami cemaatinden varlıklı bir hayırsever pekâlâ karşılayabilir. Bu çocuklar yarının büyükleri olacak; onlara Allah sevgisini, cami adabını öğretmek gerekir. Çocuklar manevî iklimde yetişirlerse ilerde büyük makam ve mevkilere gelince rüşvet almazlar, iltimas yapmazlar, işten kaytarmazlar; vicdanlarının sesini dinlerler; en büyük polisiye kuvvetin vicdanlarda saklı olduğu gerçeğini idrak ederek öylece hareket ederler.

M.Nihat Malkoç




Tek Ayakkabı

Ayakkabıcı, yeni getirdiği malları vitrine yerleştirirken, sokaktaki bir çocuk onu seyretmekteydi.

Okullar kapanmak üzere olduğundan, spor ayakkabılara rağbet fazlaydı.

Gerçi mallar lüks sayılmazdı ama, küçük bir dükkân için yeterliydi.

Onların en güzelini ön tarafa koyunca, çocuk vitrine doğru biraz daha yaklaştı.



Fakat bir koltuk değneği kullanmaktaydı. Hem de güçlükle...

Adam ona bir kez daha göz attı. Üstündeki pantolonun sol kısmı, dizinin alt kısmından sonra boştu. Bu yüzden de sağa sola uçuşuyordu. Çocuğun baktığı ayakkabılar, sanki onu kendinden geçirmişti. Bir müddet öyle durdu. Daldığı hülyadan çıkıp yola koyulduğunda, adam dükkândan dışarı fırlayıp:

- "Küçüüük!" diye seslendi." Ayakkabı almayı düşündün mü? Bu seneki modeller bir hârika!"

Çocuk, ona dönerek:

- "Gerçekten çok güzeller!" diye tebessüm etti, "Ama benim bir bacağım doğuştan eksik".

- "Bence önemli değil!" diye atıldı adam. "Bu dünyada her şeyiyle tam insan yok ki! Kiminin eli eksik, kiminin de bacağı. Kiminin de akli veya vicdanı."

Küçük çocuk, bir şey söylemiyordu. Adam ise konuşmayı sürdürdü:

- "Keşke vicdanımız eksik olacağına, ayaklarımız eksik olsa idi."

Çocuğun kafası iyice karışmıştı. Bu sefer adama doğru yaklaşıp:

- "Anlayamadım!. dedi. Neden öyle olsun ki?"



- "Çok basit!" dedi, adam. "Eğer yoksa, cennete giremeyiz. Ama ayaklar yoksa problem değil. Zaten orda tüm eksikler tamamlanacak. Hatta sakat insanlar, sağlamlara oranla, daha fazla mükâfat görecekler..."

Küçük çocuk, bir kez daha tebessüm etti. O güne kadar çektiği acılar, hafiflemiş gibiydi. Adam, vitrine işaret ederek:

- "Baktığın ayakkabı, sana yakışır!" dedi. "Denemek ister misin?"

Çocuk, başını yanlara sallayıp:

- "Üzerinde 30 lira yazıyor" dedi, "Almam mümkün değil ki!"

- "İndirim sezonunu senin için biraz öne alırım!" dedi adam, "Bu durumda 20 liraya düşer. Zaten sen bir tekini alacaksın, o da 10 lira eder."

Çocuk biraz düşünüp:

- "Ayakkabının diğer teki ise yaramaz!" dedi, "Onu kim alacak ki?"

- "Amma yaptın ha!" diye güldü adam. "Onu da, sağ ayağı eksik olan bir çocuğa satarım."

Küçük çocuğun aklı, bu sözlere yatmıştı. Adam, devam ederek:

- "Üstelik de öğrencisin değil mi?" diye sordu.

- "İkiye gidiyorum!" diye atıldı çocuk, "Üçe geçtim sayılır."

- "Tamam işte!" dedi adam. "5 Lira da öğrenci indirimi yapsak, geri kalır 5 lira. O da zâten pazarlık payı olur. Bu durumda ayakkabı senindir, sattım gitti!"

Ayakkabıcı, çocuğun şaşkın bakışları arasında dükkâna girdi. İçerdeki raflar, onun beğendiği modelin aynıyla doluydu. Ama adam, vitrinde olanı çıkarttı. Bir tabure alıp döndükten sonra, çocuğu oturtup yeni ayakkabısını giydirdi. Ve çıkarttığı eskiyi göstererek

- "Benim satış işlemim bitti!" dedi, "Sen de bana, bunu satsan memnun olurum."

- "Saka mı yapıyorsunuz?" diye kekeledi çocuk, "Onun tabanı delinmek üzere. Eski bir ayakkabı, para eder mi?"

- "Sen çok cahil kalmışsın be arkadaş..." dedi adam, "Antika eşyalardan haberin yok her hâlde. Bir antika ne kadar eski ise, o kadar para tutar. Bu yüzden ayakkabın, bence en az 30-40 lira eder."

Küçük çocuk, art arda yasadığı şokları üzerinden atabilmiş değildi. Mutlaka bir rüyada olmalıydı. Hem de hayatındaki en güzel rüya. Adamın, heyecandan terleyen avuçlarına sıkıştırdığı kâğıt paralara göz gezdirdikten sonra, 10 liralık banknotu geri vererek:



- "Bana göre 20 lira yeterli." dedi. "İndirim mevsimini başlattınız ya!"

Adam onu kıramayıp parayı aldı. Ve bu arada yanağına bir öpücük kondurdu. Her nedense içi içine sığmıyordu. Eğer bütün mallarını bir günde satsa, böyle bir mutluluğu bulamazdı. Çocuk, yavaşça yerinden doğruldu. Sanki koltuk değneğine ihtiyaç duymuyordu. Sımsıcak bir tebessümle teşekkür edip:

- "Babam hakliymiş!" dedi. "Sakat olduğum için üzülmeme hiç gerek yok! demişti."

Her rüzgar savuracak bir toz bulur,

Her hayat yaşanacak bir can bulur,

Her umut gerçekleşecek bir düş bulur

Bulunmayacak tek şey senin benzerindir