30 Eylül 2017 Cumartesi

Temel Fıkraları - 2


Başhekim Temel
Bizim Temel akıl hastanesinde başhekimdir... Bir gün bakanlık müsteşarı hastaneyi ziyaret eder. Camdan bahçeye bakarken delilerin yüksek bir yerden havuza atladığını görür ve başhekim Temel’e:
-Bravo... çok mükemmel. hastaların sosyal faaliyetlerini düşünmüşsünüz... bunun için sizi tebrik ediyorum der.



Temel’in koltukları kabarır:
-Sayin musteşarum siz esas o havuzi bi da su doldurduğumuz zaman görün ne sevineyi zavallılar.
Müsteşarın tepesi atar. temel durumu idare etmeye çalışır:
-Su koysak da farketmez, onlar yüzme bilmeyi ki...




Yüz Yıkamamak
Annesi yeni uyanan Temel'i her zamanki gibi uyardı.
-Günaydın uşağum, sofraya oturmadan önce yüzünü yıkıyacasun.

Temel boş boş annesinin yüzüne baktı...
-Ne oldi niye bakaysun?
-Anacuğum biraz önce rüyada suya düştum. Yüzümi yıkamasam olmaz mi?



Temel`in Atı
Veliefendi hipodrumuna giden Temel atlar start alır almaz favorisi olan atı elinde dürbinle takip ederek bir yandan da
-Ulanım benum, yabak nasıl da yel gibi gidey diyerek atını teşci eder. Gerçekten de Temel'in atı en öndedir. Etraftakiler gıpta ile Temel'e bakarlar, Temel dört köşedir. Fakat bir süre sonra atlar teker teker Temel'in atına yetişip geçmeye başlarlar.



Derken Temel'in atı en sonuncu duruma düşer. Temel etrafın alaylı bakışlarına aldırış etmeden tezahürata devam eder.
-Uy aslanım benum ya bak nasıl da hepsini önine katti getiriy.




Temel Fıkraları - 1



Sevinememek

Temel'in karnesindeki zayıfları gören annesi sinirli sinirli Temel'e bağırır:
-Ha bu nedur? Geçen yıl sinif birincisudun, bu yıl sonuncu olmişsun!



Temel gayet sakin cevaplar:
-Anacuğum geçen yıl sen çok sevinmiştun bırak bu yıl da başka analar sevinsun da!


Arabam Dışarıda

Temel kırtasiye'ye girmiş, tezgahtara :
- Pana pir roman lazum, demiş.


Kırtasiye tezgahtarı sormuş :

- Efendim ağır mı olsun hafif mi?
Temel :
- Farketmez, nasul olsa arabam dışarudadur.





Saat Neden Geride

Öğretmeni Temel'e sordu:
-Söyle bakalım Temel... Amerika'da saatler Avrupa'ya göre neden 5 saat geridir?
Temel cevabı bilmese de yine hazır cevaplılığını konuşturur:
-Amerika daha geç keşfedildi da ondan öğretmenum :)





Rüyada Ne Gördüm Biliyor musun?



Kocacığım! gece rüyamda ne gördüm biliyormusun?

-Ne gördün hayatım?



+Akşam gelirken elinde çok güzel bir paketle geliyorsun.

-Eeeee

+Bende paketi heyecan içinde açıyorum ve içinde bir inci kolye çıkıyor! Sence bunun anlamı ne olabilir?

-Bu akşam anlamını öğrenirsin sevgilim.

Akşam olur adam elinde güzel bir paketle eve gelir.



Kadın gözlerine inanamaz ve çok heyecanlanır.

Paketi aceleyle açar.. Kutunun içinde bir kitap..

Ve üzerinde ‘Rüya Tabirleri’ yazmaktadır.





29 Eylül 2017 Cuma

Ben İhtiyacım Olan Her Şeye Sahibim



Karı koca arabada giderken kadın;
-Seninle güzel bir beraberlik yaşadık,ama ben boşanmak istiyorum.

Adam sesini çıkarmamış ama gaza basmış hızı 120 e çıkarmış. Kadın ;
-Neden dersen başkasıyla bir süredir beraberim



Adam yine ses çıkarmadan hızı 140 a çıkarmış. Kadın devam etmiş ;
-Evi ben istiyorum

Adam hızı 150 ye çıkarmış.. Kadın ;
-Ayrıca bütün çekleri kredi kartlarını ve arabayı da istiyorum..



Ve adam hızı 160 a çıkarmış. Kadın ;
-Hiç bir şey söylemeyecek misin? Sen hiç bir şey istemiyor musun?

Adam hızını 180 çıkarmış ve;
-Hayır.. Ben ihtiyacım olan her şeye sahibim ..



Kadın şaşırmış ;
-Öyle mi? Nedir o?

Ve adam karşıdaki duvara saatte 180 km hızla çarpmadan önce cevap vermiş ;
-Hava yastığı bende.

Güzel Temel



KİMİNLE EVLİ?
Mahkemede hakim, Temel’e sormuş:
– Kiminle evlisin?
– Bizum kariylan!
Hakim sinirlenmiş:
– Eee, herhalde, sen hiç erkekle evlenen duydun mu?
– Duydum tabi, nasıl duymadum!..
– Kimmiş? der hakim Temel’de;
– Bizum kari.




NESİ VAR?
Temel, eczane açar. İlk müsterisi gelir:
-Bana bir sinek ilaci verir misiniz?
Temel:
-Tabii, sineğunuzun nesi var?




BAS GAZA
Tırcı Dursun’la muavin Temel, kamyonlarına altı metre yüksekliğinde mal yüklemiş giderlerken, birden bir tünel ve önünde bir uyarı işareti görürler:
“Azami yükseklik 4,5 metre”.
Muavin Temel, etrafa dikkatlice baktıktan sonra Dursun’a döner:
-Bas gaza usta! Etrafta polis molis yok…




SIMDI GELDIM
Temel, bir binanın altıncı katından düşer. Hemen etrafına bir kalabalık toplanır. Yoldan geçen biri kalabalığı yararak, yaralı Temel’in üzerine eğilip sorar:
-Ne oldu?
Temel, zorlukla:
-Vallahi bilmeyrum. Ben de şimdi celdum.




ÜSTÜNE ETME
Temel, Almanya’dan gelen arakadası Dursun’u lokantaya götürür.
Garsona:
-Baa bi kuru fasulye, pilav, üstüne de et, der.
Dursun:
-Baa da aynısından, ama üstüne etme!




BIRA
Temel bir seyahate çıkmış, otele gitmiş ve odasına yerlesmiş.
Canı bira çekmiş
Laz olduğu anlaşılmasın diye prova yapmaya karar vermiş.
-“Pana pir pira… olamadı”
-“Pağa bir pira… gene olmadı”
-“Bana bir bira” demiş ve tamam demiş inmiş aşağıya.
Adama demiş ki:
-“Bana bir bira.”
Adam sormuş:
-“Sen lazmisin?”
Temel de;
-“Nerden anladın?”
-“Burası resepsiyon, bar karşıda…”




PİJAMA
Birgün Temel dursun’a misfirliğe gitmiş ve aniden bastıran şiddetli yağmur Temel’i zor durumda bırakmış.
Dursun, Temel’e :
-“Temel ,sen bu yağmurda bir yere gidemezsun, pu gece pizde yatarsun.”
Temel:
-“Olur, bu gece burdayum” der ve Temel Dursun’nun olmadığı vakit ortadan kaybolur.
Aradan zaman geçer ve kapı çalınır.
Dursun bakar ki gelen Temel.
-“Ula Temel, nereye cittun.?”
-Eve pijamami almaya cittum da.”

Aziz Nesin



"Mahalle Mektebi uzak… Kış, soğuk, kar…
Paltom yok…
Üşüyorum, ellerim donuyor.
Annem haki renkli kalın bezden bir çanta dikti bana.
Kitabımı, defterimi çantama koyuyorum.


Soğukta elim üşüdüğünden çantayı tutamazdım, kolumun altına
sıkıştırırdım; soğuktan korunmak için elimi de çantanın altına alırdım.
Okul dönüşü eve gelince ellerim sızım sızım sızlar… Bir akşam, eve geldim yine, annem: “Çantan nerde?” dedi.

Eğilip kolumun altına baktım, çanta yok… Yolda, soğuktan elim uyuşmuş, parmaklarım duyarlığını yitirmiş, çantanın düştüğünden haberim bile olmamış. Dönüp baktım, aradım geçtiğim yolları; çanta yok…


Babam bu olayı, sonraları çok başka türlü anlatırdı: “Yepyeni bir çanta almıştım…
çok pahalı bir çanta… Çok güzel bir çanta… Sağlam çanta…
Üç gözü vardı çantanın… Hem de kilidi vardı çantanın…
O güzelim çantayı taşıdığı ilk gün yolda düşürmemiş mi elleri üşüyüp de…
Vah benim oğlum… ‘Çantan nerde?’ diye sorup da kolunun altında göremeyince çantayı, başladı ağlamaya…


'Ağlama oğlum, ben sana daha iyisini alırım’ dedim. Daha güzel bir çanta aldım…“
Babam böyle anlatırdı; anlata anlata, bu anlattıklarına iyice inanmıştı.
Babam, içinden geçenleri, dileğini anlatıyordu.
Dileğini olmuş sanıp, inanarak anlatıyordu.
Hiç bir zaman: Baba öyle değildi diyemedim.
O, gülerek anlatırdı, ben de gülerek dinlerdim.
Çoğumuz kendi suçumuzmuş gibi yoksulluğumuzdan utanırız.


Ben de yıllarca yoksulluk ayıbımdan utandım, taa yazar olana dek… Çoğunluğun yoksul olduğu ülkede, yoksulluğun değil, varlıklılığın daha utanılası olduğunu yazarlığa başlayınca anladım."
Aziz Nesin




28 Eylül 2017 Perşembe

Aranızda Başka Müslüman Var mı?



Adamın biri elinde büyük bir bıçakla camiye dalar ve sorar:

-Aranızda Müslüman olan var mı?


Korkudan kimse bişey diyemez. Birazdan yaşlı bir adam ayağa kalkar:

-Ben Müslümanım der.

Bıçaklı adamla yaşlı adam camiden çıkarlar. Adam dışarıdaki inek sürüsünü gösterip:

-Amca, şunları kurban edicem de ben beceremem yardım eder misin der.


Yaşlı adam epey bir hayvanı kestikten sonra ‘Ben yoruldum başka birini bul’ der.

Adam bu sefer kanlı bıçakla yine camiye girer ve sorar:

-Aranızda başka müslüman var mı? Az önceki adamı doğradığını düşünen cemaat çok korkar ve herkes aynı anda imama bakar, imam:


-Ne bakıyosunuz ulan iki rekât namaz kıldırdık diye hemen müslüman mı olduk?



Sucuk Döner



Afyon’da küçük bir yol üstü benzincisi, bir de restoranları var ama satışlar zayıf. Aile yıllardır sucuk imal edip satıyor ama rakipleri Cumhuriyet, İkbal, Ahmet İpek. Rekabet güçleri çok az. “Ne yaparız, ne yaparız?” derken oğlu Rafet, babasına “Baba paketli, markalı satamıyorsak açıkta satalım o zaman!” Baba soruyor, “Nasıl yapacağız peki?”.


Oğlan fikrini söylüyor. “Tamam deneyelim” diyor baba, fikrin ilginçliği karşısında gülümseyerek.

10 yıl kadar önce arabayla Ankara’dan İzmir’e doğru gidiyordum, Afyon’a girmeden 5-10 km önce sağda, Özlem Dinlenme Tesisleri’nde kocaman bir bez afiş gördüm: “Dünyada ilk defa Sucuk Döner!”.

“Yok artık” dedim. Her geçişimde tesisin önünde araba sayısı artmaya, tesis modernleşmeye başladı. Sonra, karşıda bir tesis daha aldılar. Bu arada, önce Afyon’da, sonra diğer illerde “Sucuk Döner” yazıları görmeye başladık. Baba oğul sucuğu açıkta satmayı başardılar.


Geçenlerde mola verdim, yanımda da bir arkadaşım vardı. Garsona “iki sucuk döner, iki ayran” dedim. Garson:

– Ağabey, size ayran vermeyelim.

– Niye? dedim, kulakları açtım.

– Yeni bir ürünümüz var, onu verelim.

– Ne o?

– Salatalıklı Yayık Ayranı!


Getirdiler. Cacığı blendırdan geçirmişler, biraz da sulandırmışlar; olmuş sana yeni buluş. Çok da güzel bir içecek.

İşte bu, inovasyon falan dedikleri.

Yeni fikir bulup bunu ticari bir kazanca çevirmek inovasyondur.

Sizin bulduğunuz fikri, yöneticinizin kendi üstündekilere kendi fikri gibi satması hinovasyondur.


27 Eylül 2017 Çarşamba

Sadece Allah’a Söylemiştim



Yaşlı bir dede, her gün mahallede bir çocuğun yalın ayak, plastik topla futbol oynadığını görüyordu. Bir gün gidip çocuğa yeni bir ayakkabı alır ve çocuğun yanına giderek ona şöyle der:


– Al şu ayakkabıları giy yavrum, bunlar senindir.

Çocuk seviçten çığlık atar ve hemen ayakkabıyı giyer, sonra da ak sakallı dedeye der ki:

– Sen Allah mısın?

Yaşlı adamın eli ayağı titrer, dudaklarını dişleyerek çocuğa der ki: Hâşâ oğlum, olur mu hiç öyle bir şey?!


Çocuk der ki:

– Öyleyse Allah’ın dostusun. Çünkü ben dün gece sadece Allah’a söylemiştim ayakkabımın olmadığını…..

YÜREĞİMİZİN SESİNİ DUYAN RABBİMİZ VAR

ELHAMDÜLİLLAH……





PAYLAŞALIM HERKES OKUSUN


Ne Bulursan Sahibine Vereceksin



Bir yirmi lira insanı nasıl perişan eder anlatayım da öğrenin. Yolda giderken önümdekinden yirmi lira düştü. Normalde bu tür durumlarda “paran düştü” diye uyarırım ama bu sefer şeytana uydum, parayı yerden alıp cebe attım. Evde durumu hanıma anlattım. O da “madem beleş para on lira daha kat da sinemaya gidelim” dedi. Hafta sonunda sinemaya gitmeye böylece karar verdik. Daha sonra hanım dedi ki “sen şimdi söz verirsin sonra cayarsın, internetten biletleri al da garanti olsun.” İnternetten hizmet bedeli dahil 39 liraya patladı biletler.



Ben tamirat ustasıyım. Yağlı bir müşterim “Cumartesi benim villaya gel, seninle biraz işimiz var” dedi. Ben “Pazar olmaz mı ?” dedim “olmaz” dedi. Sinema biletini Cumartesiye aldığımız için en az 1-2 bin liralık iş kaçtı.

Neyse sinema saati yaklaşınca eve kayınpeder ile kaynana damladı. Zurnanın zırt dediği yerde biterler zaten. Ben “Biz sinemaya gideceğiz” deyip savacaktım ki hanım, “biz sinemaya gidiyoruz, siz de gelin” demez mi ? Bu onların da sinema biletini ödeyeceğim anlamına geliyor tabi. Kaynana hazretleri metrobüsten hazzetmedikleri için sinemaya kadar sağlam bir taksi parası verdim. Kışlık erzak depolar gibi de mısır patlağı aldılar sinema öncesinde. Nasıl olsa damat ısmarlıyor. 20 lira buldu ya yolda ! Halbuki ben kurbandaki dana hissesine bile o mısır patlaklarına verdiğim kadar vermemiştim. Film arasında birer posta mısır daha aldı beleşçiler.



Kısacası o yirmi lira yüzünden epey batmıştım, ama daha cezam bitmemişti. Sinema çıkışında benim eski kırıklardan birisi laf atmaz mı ? Yanımda eşim ve kayınbeleşçiler varken bunun olmaması gerekirdi. Kadına askıntı muamelesi yaptım, tersledim. (Hanei saadetim her şeyden önemli doğal olarak) Meğer kadının yanında erkek arkadaşı varmış. Aniden bana kafa atmaz mı ? Kayın babam da nasılsa biz çokuz (2 erkeğe karşı 1 erkek ) diye ona daldı. Ama hesap hatası yaptı, çünkü arkadaş gurubuyla gelmişler, bizi fena benzettiler.



Gece karakolda noktalandı. Öpüştük barıştık sağlam bir kefaletle dışarı çıktık. Ben kırılan burnum için estetik ameliyat olmak zorunda kaldım. Kolu kırılan kayın beleşçinin ve arbedede düşüp çömleği kıran kaynanamın hastane masraflarını ödemem bile işe yaramadı, karım bana hala küs. “ O nasıl bir kadındı da uğruna kavga ettin, halbuki benim için elini kaldırmazsın” diyor.



Geçenlerde biri simit parasının üstünü düşürdü. Bozukluk diye umursamadı, yerden almaya yeltenmedi. “Kendini düşünmüyorsan bu parayı bulacakları düşün, milletin başını belaya sokma, al şu parayı yerden” dedim. Yerdeki paralardan korkum o derece büyük yani !



26 Eylül 2017 Salı

Kral ve Soytarı



Kral bir gün soytarısından usanmış, soytarıyı çağırıp demiş ki, “bana öyle bir hata yap ki, özürün kabahatinden büyük olsun yoksa kellen gider, sana üç gün müsaade”

Daha birinci gün, kral merdivenlerden çıkarken bizim soytarı gelmiş kralın poposunu ellemiş.



Kral hışımla dönmüş ve bağırmış “Bre densiz sen ne yaptığını sanıyorsun”

Soytarı yapıştırmış cevabı “Özür dilerim kralım ben sizi kraliçe sandım”

Günlerden birgün kralın canı sıkılır. Soytarısını çağırır ve onu eğlendirmesini ister. Soytarı şaklabanlık yapar ama kral soytarının hareketlerini beğenmez ve derki:

-Soytarıyı kellesinden kesin!ßunu duyan soytarı kralın son bi şans vermesini ve şu teklifi sunar:



-Kralım beni öldürmeniz için küçük bir oyun oynayalım.100 kağıdın 99’una ölüm 1 tanesinede yaşam yazalım eğerki ölüm çıkarsa beni öldüreceksiniz yaşam çıkarsa beni değil kendinizi öldüreceksiniz.

Kral bu teklifi kabul eder. Ve yardımcılarına kağıtların hazırlamalarını söyler. Kral akşama doğru yatarken içine bir kin düşmüştür ve içinden:



-Ya yaşam çıkarsa,ben ölürsem… diye düşünür ve kağıtların hepsini açıp yaşam kağıdını yırtar.

Onun yerinede bir ölüm kağıdı koyar ve ertesi sabah soytarı yaşıyıp kral öldürülmüştür…

NEDEN?

Cevaplarınızı yorum kısmından ekleyin. Doğru cevabı bakalım önce kim verecek. Bilenlere Sürpriz var 🙂



25 Eylül 2017 Pazartesi

Uyuyamayan Adam



Psikoloğa giden bir adam derdini anlatıyordu.

─ Geceleri uyuyamıyorum efendim. Sürekli yatağın altında biri var gibi geliyor. Yatağın altına girip orada uyumayı deniyorum. Bu defa da yatağın üstünde biri var gibi geliyor…



Adamı dikkatle dinleyen psikolog;
─ Hallederiz bu saplantıyı, demiş. Bana haftada iki kere geleceksiniz. 6 aylık bir tedavi sonunda sizi iyileştireceğimi umuyorum.

Adam sormuş;
─ Her viziteye ne kadar ödeyeceğim?

─ Her vizite 200 TL. Bu hesaba göre 6 ayda 9.600 TL ödeyeceksiniz.



Adam gitmiş, o gidiş…

Psikolog, birkaç ay sonra adama sokakta rastlamış ve sormuş;

─ Ne oldu, hastalığınız?

─ 10 TL’ye hallettim…



─Nasıl oldu?

─ Sizden çıktıktan sonra, ilerideki bara uğradım. Biramı içerken, barmene hastalığımı anlattım. ‘Karyolanın bacaklarını kes’ dedi… Kestim, mesele halloldu!



Ne İstediğine Çok Dikkat Et



Çok yakışıklı ve karizmatik bir adam yanında bir devekuşu ile bara gitmiş.

Herkes şaşkınlık içinde adama bakarken adam bara yaklaşmış: “Bana bir viski, ona da kırmızı şarap” demiş.



Gece boyunca içkiler içilmiş, yemekler yenmiş. Gecenin sonunda barmen bir kutu içinde hesabı getirmiş, adam kutuyu açmadan, elini cebine götürmüş ve çıkan parayı masanın üstüne koymuş.

Sonra da devekuşu ile çıkıp gitmiş.

Bu garip olay üst üste bir kaç gece tekrarlanınca, barmen dayanamayıp adama sormuş:



“Her gece cebinizden çıkan para ile hesap kuruşu kuruşuna tutuyor, bunu nasıl başarıyorsunuz?”

Adam gülümsemiş:

“Bir gün karşıma bir cin çıktı ve üç dileğimi sordu. İlk olarak yakışıklı ve karizmatik olmayı istedim. İkincisi, ne almak istersem cebimde onu almaya yetecek kadar para olmasını…”



Barmen “peki ya bu kuş?” diye sormuş çekinerek.

Adam, “son dileğimde, yanımdan hiç ayrılmayacak uzun bacaklı bir piliçti” demiş.



24 Eylül 2017 Pazar

Sıfır’dan Yüz’e



Üç adam barda oturmuş konuşuyorlarmış.

Birincisi demiş ki,
– “Karıma öyle bir hediye aldım ki, 6 saniyede 0’dan
100’e çıkıyor.”



Diğerleri anlamamışlar.
– “Ne aldın?” diye sormuşlar.
– “Beyaz bir Porsche aldım. Çok mutlu oldu.” diye cevap vermiş.

İkinci adam demiş ki,
– “Ben de geçen doğum gününde karıma 4 saniyede
0’dan 100’e çıkan bişey almıştım.”



Hemen anlamışlar tabii ki:
– “Heey, yoksa Ferrari mi aldın?”

Adam gülümsemiş:
– “Evet, kıpkırmızı bir Ferrari aldım. Gerçekten de ona
çok yakıştı.” demiş.



Bu sefer üçüncü adama sormuşlar:
– “Peki sen ne aldın karına?”

Adam demiş ki:
– “Ben öyle bişey aldım ki; sadece 2 saniyede 0’dan 100’e çıkıyor.”

Adamlar şaşırmışlar:
– “Atıyosun!” demişler,
– “Öyle bir araba olmaz ki?!”
– “Araba aldığımı kim söyledi”



demiş adam. Diğerleri:
– “Ne aldın peki?”
– “BASKÜL”




Fenerbahçeli, Beşiktaşlı, Galatasaraylı



Bir GS’li, bir Fener´li ve BJK´li Arabistan’da yasak olmasına rağmen bir otelde içki içerken yakalanırlar…

Mahkemeye çıkarılırlar…

Karar İDAM…

İtiraz ederler ve karar ömür boyu hapis cezasına çevrilir. Ama o gün, bayrama denk geldiği için Prens Hazretleri cezayı kaldırıp hepsine 20 kırbaç ceza verir.



Bizimkileri sempatik bulduğu için de bir kıyak daha yapıp herkese cezasını hafifletmek için bir istek hakki tanır.

BJK li:

-“Sırtıma bir yastık bağlayın” der.

10 kırbaçtan sonra yastık paramparça olur ve pek fayda etmez.

Uyanık Galatasaraylı bunu görünce:



– “Sırtıma iki yastık bağlayın” der. Ama iki yastık bile 10 kırbaca dayanmaz.

Sıra Fenerbahçeli’ye gelince Prens Hazretleri:

– “Bak Fenerbahçeli sana acıdım. Bu sene hakemlerden çok çektiniz. Bu yüzden sana iki istek hakki veriyorum”

Peki der Fenerbahçeli:

– “O zaman bana 40 kırbaç vurulsun”. Herkes şaşkına döner.



Prens Hazretleri:

– “Peki ikinci isteğin nedir?” diye sorar…

Fenerbahçeli pis pis sırıtarak:

– “GALATASARAYLI’yı sırtıma bağlayın



23 Eylül 2017 Cumartesi

Kıvırmanın Böylesi



Amerika’da bir süpermarkette, bir müşteri yarım kivi satın almak ister. Tezgahtar ise bunun mümkün olmadığını söyler. Müşteri ısrar edince de tartışma büyür.

İşin içinden çıkamayacağını anlayan tezgahtar koşa koşa müdürün odasına gider, kapıyı açar açmaz;



─“Efendim, hayvanın biri yarım kivi almak istiyor” der demez de şöyle bir arkasına dönünce bir de ne görsün!? Müşteri de arkasından gelmiş, ensesinde duruyor!..

Uyanık tezgahtar hemen müşteriyi işaret ederek;

─ “Bu beyefendi de diğer yarısını almak istiyor efendim” der… Müdür durumu anlar, bozuntuya vermez. Müşteriye mecburen yarım kiviyi verip gönderirler.



Yaklaşık bir saat sonra müdür tezgahtarı tekrar odasına çağırır;

─ “Tebrik ederim, çok zeki davrandın, iyi idare ettin. Nerelisin sen?”

─ “Brezilyalıyım efendim…” der tezgahtar.

─ “Amerikaya neden geldin?”

─ “Brezilya cazip bir yer değil efendim, çok fazla seçenek yok maalesef. Orada insanlar ya fahişe oluyor, yada futbolcu…”



Müdür;

─ “Biliyor musun, benim karım da Brezilyalı” der demez tezgahtarın kafasından kaynar sular dökülür. Son bir çırpınışla sorar;

─ “Yaaaaaaaa öyle mi! Yenge hangi takımda oynuyor?”




Pazar Sabahı Masalı



Masallar hep gece okunmaz. Size bir pazar sabahı masalı yazdım, keyif çayınızın yanına alır mısınız biraz?


"Çoook eski zamanların birinde; mavi gözleriyle dünyaya bakmaya doyamayan bir kadın varmış. Her sabah, her öğlen ve her akşam; gözlerini açtığı her an; mavi gözlerini dünyaya çevirir; bir kitabın sayfalarında göz gezdirir, bir buğday çuvalının içine elini daldırır, sevgilinin saçlarının arasından parmaklarını geçirir gibi izlermiş etrafı. Doyamazmış, ne dünyaya, ne yaşamaya... Ben dermiş kadın, ölmem bu dünya böyle güzel oldukça.


Mavi gözlü kadının gören gözlerinin hikayesi; uzak diyarlarda yaşayan bir kocaman devin kulağına kadar gitmiş. Dev kıskançmış, dev kibirli, devin kalbinde yılanlar yaşarmış birbirinden zehirli. Ben demiş göremezken hiçbir güzelliği, bu kadına ne oluyor, onun ne haddine yaşamak! Eğer demiş onun gözleriyle bakarsam dünyaya, belki ben de yaşarım sonsuza kadar.


Kadının boşta bulunduğu bir an, yakalamış dev saçlarından. Öyle savurmuş, böyle çekmiş, şöyle itmiş kadını; uzun, sivri, kirli parmaklarını geçirerek göz yuvalarına; çıkartmış kadının gözlerini sonunda. Kadını oracıkta bırakıp bir ayna karşısına geçmiş, kendi gözlerini çıkartıp atmış, kadının mavi gözlerini takmış. Sanıyormuş ki artık baktığı her şey güzelleşecek, gördüğü güzellikle ömrü daha uzun geçecek.

Ama olmamış tabi, hiçbir şey değişmemiş devin gözlerinde. Sinirlenmiş dev, kızmış, öfkelenmiş, hiddetine yenilmiş. Çıkartmış bir hışımla kadının mavi gözlerini fırlatmış atmış olduğu yere. Gözlerden biri denize düşmüş, biri yerden sekip gökyüzüne.


O zamandan beri, maviymiş gökyüzü, maviymiş deniz. İnsanların kimisi devin soyundan gelmiş, ne başkasının gözüyle bakabilmiş dünyaya ne kendisinin. Fakat kimisi mavi gözlü kadın soyundan gelmiş. Kadının kaybolan gözlerinin hatrına, her sabah kalktığında gözlerini dolduracak bir mavilik aramışlar, buldukları maviyi gözlerine doldurup sıkıca kapamışlar..."





Bu güzel ve anlamlı içerik Oyuncu Anne - Şermin Yaşar ' a aittir. Bu ve bunun gibi birçok yazıya facebook sayfasından ulaşabilirsiniz.



Söylemek



Son zamanlarda bilhassa yapmaya dikkat ettiğim bir şey var. ‘Söylemek…’

Şöyle ki; hepimiz gün içinde bir sürü mutsuzluk verici şeyle karşılaşıyoruz ve hiçbir şey söylemeden oradan uzaklaşıp sonradan birbirimize anlatıyoruz. Biliyor musun, geçen gün şöyle bir şey oldu, diye.


Ve aslında hiçbir şey değişmiyor, sonradan söylenmek bir şeyi değiştirmiyor. Söylenmek yerine söylemek daha doğru belki de… Diyelim ki, bir yere gittim ve aşırı suratsız bir hizmet mi aldım? İşim bittikten sonra ‘Af edersiniz, söylemeden gitmek istemiyorum, ama yüzünüz hiç gülmedi, benimle göz teması bile kurmadınız, oysa sizden hizmet alan biri olarak en azından bir günaydını hak ettiğime inanıyorum, teşekkür ederim dinlediğiniz için’ deyip öyle ayrılıyorum.


Artık benden çıktı, rahatsızlığımı bildirdim, gerisi onun meselesi. Diyelim ki, park yerinde iki araçlık yer kaplayan birini mi gördüm, arabadan inip, camı tıklatıp ‘af edersiniz, iki araçlık yer kapladınız, isterseniz tekrar park edin’ diyorum. ‘Ama siz zaten çıkıyorsunuz’ dedi birisi. ‘Olabilir, benden sonra gelecek olan araç adına konuştum, teşekkürler’ deyip ayrıldım park yerinden. Ne bileyim, tuvaleti pis bir restoran mı gördüm, işletme müdürüne, ‘af edersiniz, saat sabah on, tuvalette dünden kalan tuvalet kağıtları yerde duruyor, temiz bir hizmet almak sanıyorum hakkımızdır, teşekkür ediyorum dikkate aldığınız için’ diyorum. Belki bir kişi olsun ‘sahiden dikkat etmeliyim’ der.


Belki de hepimizin en çok ihtiyacı olan şey, yapıcı eleştirilerdir. Belki de en büyük sorunumuz kendimizi dışardan görememek. Ben birinin uyarısını aldığımda, silkeleniyorum. Hak veriyorum ve düzeltmeye çalışıyorum. Belki onlarda da öyle olur. Oradan fazla gıcık görünebilirim ama olay yaşanırken ses çıkartmayıp, arkasından şikayet etmek toplumsal motivasyonumuzu da düşürüyor diye düşünüyorum. Söylenmek yerine, kibarca söylemek, hatırlatmak, fark ettirmek daha iyi değil mi sizce de?


Bu güzel ve anlamlı içerik Oyuncu Anne - Şermin Yaşar ' a aittir. Bu ve bunun gibi birçok yazıya facebook sayfasından ulaşabilirsiniz.


Acı Çekse de Asla Pes Etmemiş Ünlü Boksör Muhammad Ali’den Cesur İnsanlara 14 Söz




1. Antrenmanların her bir dakikasından nefret ederdim ama dedim ki, ”Pes etme, şimdi acı çek ama hayatının geri kalanını bir şampiyon olarak yaşa.”

2. Risk almak için yeterince cesur olmayan kişi hayatında hiçbir şeyi başaramaz.

3. Dostluk okulda öğrenebileceğiniz bir şey değildir. Ancak, dostluğun anlamını öğrenmediyseniz; gerçekten hiçbir şey öğrenmemişsiniz demektir.

4. Beni ileri taşıyan hedeflerimdir.



5. Hayat bir kumardır. İncinebilirsin, insanlar uçak kazalarında ölüyor, trafik kazalarında kollarını ve bacaklarını kaybediyor, her gün birçok insan ölüyor. Aynı şey boksörler için de geçerli. Bazıları ölüyor, bazıları sakatlanıyor, bazıları da yoluna devam ediyor. Böyle şeylerin sizin başınıza geleceğine inanmayın.

6. Ben bir lider değilim. sadece alçak gönüllü bir takipçiyim.

7. Asla kaybetmeyi düşünmedim ancak diyelim ki oldu, tek yapmak gereken şey doğru şeyi yapmaktır. Bu, bana güvenen insanlara anlatmakla yükümlü olduğum bir şeydir. Hepimiz hayatta mağlubiyetler yaşamak zorundayız.



8. Tanrı sizi belli şartlarda, belli yollarla dener. Bazı insanlar zengindir ve tanrıya inanırlar. Paralarını kaybetmeye başlarlar, işler kötüye gider, zayıflarlar ve ibadet etmeyi bırakırlar. Bu insanların yaptığı şekilde tanrıya hizmet etmeyi bırakın.

9. Antrenörüm raund aralarında bana hiçbir şey demez. Buna izin vermem. Kavgayla kavga ederim. Tek bilmek istediğim şey raundu kazandığımdır. Tavsiye vermek için çok geç…

10. İlkelerim, paradan ve unvanımdan daha önemlidir.



11. O kadar hızlıyım ki, geçen gece otelde lambaları kapattım ve oda kararmadan önce yatağımdaydım.

12. İnsanlardan renkleri yüzünden nefret etmek yanlış. Ve hangi renk hangi renkten nefret ediyorsa etsin yanlıştır. Nefret etmek başlı başına bir yanlış zaten.

13. İnsanları, dövmekten daha çok mutlu eden şeyler var.



14. Muhammed ismi dünyadaki en yaygın isimdir. Dünyadaki tüm ülkelerde, Pakistan, Suudi Arabistan, Fas, Türkiye, Suriye, Lübnan, her şeyden çok Muhammed ismi vardır. İslam dünyasına katılıp müslüman olduğumda bana en ünlü ismi verdiler çünkü ben şampiyondum.




Fotokopici Abi



Okuyacaklarınız hayal ürünü şeyler değildir.

Üniversite dönemi. Mühendislik fakültesi. Hepimiz iyi birer mühendis olmak için çalışıyoruz. Kimimiz yurtta kalıyor, kimimiz arkadaşıyla ev tutmuş. Kimimiz bir işte çalışıyor hayatını devam ettirmek için, kimimiz biraz daha rahat, okul – ev takılıyor.

Kampüsümüzün ana girişinin hemen karşısında bir mahalle başlıyordu. e-5’in hemen kenarında bulunan mahallelerden bahsediyorum. İşte bu mahallenin başlangıcını gösteren bir bina, altında da 2-3 dükkan vardı.


Dükkanlardan biri boştu ve atıl bir şekilde yeni sahibini bekliyordu. Beklediğine değdi de. 1.60 boylarında esmer tenli, kirli sakallı ve at hırsızı tipli bir adam burayı kiraladı. İçini bir güzel döşedi. Her tarafı kırtasiye malzemeleriyle donattı. Üç tane fotokopi makinesi kondurdu oraya. Dükkanı açtı; gelene geçene abicim hoşgeldin, bir çayımı iç demeye başladı.

Gel zaman git zaman dükkanının rafları notlar ile dolmaya başladı bu abinin. Her geçen gün raflara bir yeni not ekleniyor, hangi bölümün hangi hocasının hangi notunu isterseniz anında getirip önünüze koyuyordu bu abi. Siz notu çektirip paranızı veriyor, sonra çalışıp vizeye giriyor, finale giriyor iyi kötü okulu bitirmeye çalışıyordunuz.


Oku sonu hayalinizde erkekseniz askere gitmek, kadın iseniz çeyizinizi ve bu çeyizi önüne sereceğiniz bir erkek ailesi bulmaktı. Kurallar öyle konmuştu çünkü. Okulu bitir, askere git, iş bul ve evlen. Çocuk yap. Kira öde. Emekli olunca kira ödememek için para biriktir. Çocuklarını okut. Araba da al. Sonra da başına toplanan torun torbaya, eş dost çocuğuna “Aman evladım okulunu bitirip askere git, aradan çıksın. sonra zor evlenirsin” de…


Hayat geçiyor, mevsimler değişiyordu ya? Peki bu esnada bizim fotokopici abi napıyordu? Fotokopici abi durumundan memnundu. Bir sürü not biriktirmişti. Kimisini öğrencinin verdiği defterden çaktırmadan kopyalayıp arşive atıyor, kimisini de para teklif ettiği hocalardan gizlice alıyordu. O hocalar da “Notlar fotokopicide, oradan alıverirsiniz artık” diye sırıtıyordu. Hepimizde bilgisayar olmasına rağmen bu notları nedense hiç elektronik ortamda göremiyorduk. Hep fotokopici abiden para verip alıyorduk. Fotokopici abi durumundan memnundu, zira ne kadar lisans bölümü varsa hepsinin notlarını elde etmiş, öğrencileri kendine adeta bağımlı hale getirmişti. Bu esnada kurumsallaşıyordu da. Elde ettiği notları çoğaltırken en ön sayfaya bir filigran koyuyor, böylece notun en üstünde “©Fotokopici Abi, 2011” ibaresini görüyor ve o notun aslında fotokopici abi tarafından yazıldığına oracıkta ikna oluyordunuz.


Zaman geçti. Bizim dirsekler hep çürüyordu. Artık bunalmaya başlamıştık zira okulun bitmesine 1, hadi bilemedin 1.5 sene kalmıştı. Dersler zorlaşmış, laboratuvarlardan çıkamaz hale gelmiştik. Rapor yazmaktan imanımız bile gevriyor, çıtır çıtır oluyordu bazen.

İşte bu zaman dilimindeyken, bir gün okuluma yürüyordum. Sabahın körüydü ve soğuktu, fotokopici abiden bir not alıp okula geçecektim. Dükkanın önüne geldim, henüz açmamıştı. Şansıma küfredip kampüsün giriş kapısına yönelirken boğuk bir motor sesi duydum. Yanımdan sabah güneşinde cayır cayır parlayan, Estoril Blue bir BMW 3.20 geçti. Tak diye dükkanın önünde duruverdi.


İçinden kim mi çıktı dersiniz? Bizim fotokopici abi. Dükkanı açtı, ben de peşinden seyirttim. Dükkana girmeden göz ucuyla arabaya baktım. Yepyeniydi. Dükkana girdim. Fotokopi makinesinin ısınmasını beklerken ayak üstü sohbet ettik:

– Abi hayırlı olsun, araba yeni mi?
+ Hehe eyvallah yiğenim, dün aldım.
– Hayırlı olsun ya, sıfır gibi duruyor?
+ Ehehe sıfır valla ya, Allah’a şükür.

Notumu aldım. Zaman sanki yavaşlamıştı. Borcum olan 2.5 lirayı fotokopici abinin eline bıraktım, ama ne bırakmak! O paralar elimden kaydı, havada döndü, nispet yapar gibi bir daha döndü, döndü allah döndü ve fotokopici abinin eline konuverdi. O da hemen avucunu kapayıp paraları kasanın içine atıverdi. “hadi kolay gelsin yiğenim, sizin toz metalurjisi notları da geldi haberin olsun” dedi. Eyvallah diyerek çıktım dükkandan.


İşte oradan fakülte binama sanki 3 günde yürüdüm ben. Dönüp dönüp ardıma baktım, sanki nispet yapar gibi mavi mavi gözüme parlıyordu sıfır Bmw. 2011 yılının sonbaharında gelmişti fotokopici abi. Bir önceki işi patlamış, elde kalan son parasıyla bu dükkanı tutmuştu, öyle duymuştuk. Sadece 2 sene içinde, 2013’ün ilkbaharında kendisine Estoril Blue bir BMW 3.20 alabilmişti. Sadece fotokopi çekerek. Ben ise, bir BMW’nin motor bloğunda hangi tür alüminyumu kullanıp, nasıl üretebileceğimizi tartışacağımız malzeme seçimi ve tasarımı dersime gidiyordum. Yürüyerek…


İşte o dersten çıkarken şunu dediğimi hiç unutmuyorum:

“Heeeey anam hey. Hay a*ına koyayım ya!”

Bu yazı Ekşisözlük’ten alıntılanmıştır.


Bugün hava çok kötü



85 yaşındayım, ”Bugün hava çok kötü” dediğim pek olmadı.
Hava hep güzeldir. Güneşli olsa da güzeldir, yağmur yağsa da güzeldir, kar beyaz bir örtü halinde etrafı kaplasa da güzeldir. Soğuk da güzeldir, sıcak da…


Hatta sisli, puslu havalar da…
Yeter ki senin iç dünyan aydınlık olsun, berrak olsun.
Yeter ki , gözlerin gerçeği görsün, aklın özgürce düşünebilsin…
Sen yaşadığının farkına var…
Derin bir nefes alıp gözlerini kapat…
Düşün!..


Yaşamı sana hediye eden Yüce Allah’a en son ne zaman, içtenlikle ve inanarak teşekkür ettin?
Üstelik sağlığın da yerinde ise binlerce şükür Allah’ıma diyebiliyor musun!..
Cebinde çok para olup olmadığını sormadım!
Çünkü bu pek o kadar da önemli değil!
Hayatın zenginliği uçsuz bucaksız…
Tükenmez…


Hepsi de senin, benim için yaratılmış…
Yeter ki onları görelim…
Bildiğin gibi, bakıp da görmemek mümkün!
Sen görmeye, duymaya, hissetmeye hazır mısın?


Çok sık tekrar edilen bir hata var: İnsanlar sahip olduklarına şükredeceklerine gözlerini hep ulaşamadıklarına dikiyor. Halbuki seni mutlu eden şey senin yanındadır ama sen ondan uzaksın…

Lüzumsuz Adam, İshak Alaton


22 Eylül 2017 Cuma

KIZ EVLAT SAHİBİ BABALAR



İŞ HAYATI YOĞUN OLAN KIZ EVLAT SAHİBİ BABALAR,

Evinde 7 yaşını geçmiş kız çocuğu bulunan sevgili babalar;
Eğer kız çocuğunuzla birlikte kol kola, yan yana gezerek:



- Bulunduğunuz semtin sokaklarını defalarca tek tek dolaşmazsanız,
- Mahallenizdeki bütün esnafın nerede ne iş yaptığını "ezberlemezseniz",
- Çevrenizdeki iş yerlerine ve hayatın akışına birlikte defalarca tanık olmazsanız,
- Semtinizin pastanesinde, dondurmacısında, börekçisinde, pidecisinde...kızınızla ikiniz baş başa, defalarca, ikiniz karşılıklı keyif yapmazsanız,



- Kısaca mahallenizin, semtinizin ve şehrinizin altını üstüne getirmezseniz,
- Şehrinizin resmi kurumlarını, belli başlı özel kuruluşlarını ve hangisinin nerede ne iş yaptığını kızınıza tanıtmazsanız...tahmin ediyoruz ki, günü gelince kızınız buraları "başkaları" kanalıyla tanıyacaktır.
Ancak;



Bu başkaları, her zaman onun can ciğer arkadaşları olmayabilir.
Özetle, bir babanın özellikle kız çocuğuna karşı olan en önemli görevlerinden biri; ona sosyal yaşamın akışını tanıtmak ve yaşatmaktır. Bunu ailece tanımanın ötesinde, bir babanın kızı ile baş başa yapmasında sayısız yararlar vardır.


Kaynak : 

Bu okuduğunuz sayın Psk.Dr. Yaşar KURU 'nun değerli bir makalesidir. Ruhsal Gelişim, Pedagoji, Çocuk gelişimi ve Aile üzerine diğer makalerine Dr.Yaşar Kuru'nun facebook sayfasından ulaşabilir, bu konular üzerine yazdığı kitapları okuyabilirsiniz.  

Dr.Yaşar Kuru : https://www.facebook.com/yasar.kuru.35



AZ ŞEY Mİ?



Henüz doğumuyla birlikte başlayan çocuğun en temel ruhsal ihtiyacı, özellikle ebeveyni tarafından "ciddiye" alınmaktır.

Bu şu demektir ki, çocuğun her yaşta;



- Duyguları, hisleri, izlenimleri "saygıyla" karşılanmalıdır.
- İstekleri, talepleri, ısrarları; yerine getirilmeyecek olanlar da dahil "anlayışla", tepkisizce muamele görmelidir.

Peki, onca tahammül göstermenin karşılığında ebeveynin kazancı nedir? Bu hususu şöyle açıklamaya çalışalım:



- Anneden ayrılma zamanı geldiğinde, kaygısızca, hiç endişeye düşmeden ve onu da düşürmeden, kolayca, hatta anneye bile "çaktırmadan" anneden ayrılır.
- Yani, anneyle aralarında yıllarca süren simbiyotik beraberlikten adeta tereyağdan kıl çeker gibi "vazgeçer."

- Adım adım, kendi "özerklik" alanının çitlerini örmeye başlar.
- Öyle ki, anaokuluna bile elini kolunu sallaya sallaya gider.



- Kendini, yalnızken dahi güvenlik çemberi içinde olduğunu hisseder.
- Yukarıdaki ön koşullar altında yetişen bu çocuk, evlenip çoluk çocuğa karışınca; hiç farkına varmadan, destek alma ihtiyacı duymadan, bilgilenme gereği hissetmeden; kendi çocuklarını da "ayni" güven ortamında ve onlara ayni duyguları kazandırarak yetiştirir.


Kaynak : 

Bu okuduğunuz sayın Psk.Dr. Yaşar KURU 'nun değerli bir makalesidir. Ruhsal Gelişim, Pedagoji, Çocuk gelişimi ve Aile üzerine diğer makalerine Dr.Yaşar Kuru'nun facebook sayfasından ulaşabilir, bu konular üzerine yazdığı kitapları okuyabilirsiniz.  

Dr.Yaşar Kuru : https://www.facebook.com/yasar.kuru.35

Mutlu insanın hikayesi olmaz



Kadın frengi hastası, 8 çocuğu var. Bu çocukların üçü sağır, ikisi kör, birisi de zeka engelli. Kadın hamile ve doğan çocuk BEETHOVEN


Sarhoş baba, hasta anne, yatılı okullarda geçen yalnız bir çocukluk, bitmeyen depresyon ve sara hastalığıyla mücadele eden dahi; DOSTOYEVSKİ

6 çocuktan ilki o, iki erkek kardeşi bebekken ölüyor, üç kızkardeşi nazi zulmünde ölüyor. Babası baskıcı, geçimsiz. O ise hep yalnız; Onun adı KAFKA


11 yaşında babasını kaybediyor, dedesi sert kişilik. Onu evden gönderiyor. Yoksul aile, 11 yaşında tersanelerde çıraklığa başlıyor; GORKİ

Babasından sürekli kemerle dayak yiyen bir çocuk.. Çogu geceler sokakta yatıyor. Cildi hasta, karaciğerinden muzdarip ; BUKOWSKİ


13 yaşında annesi ölüyor, okula gidemiyor, hayatı boyunca ruhsal hastalığının tekrarlayan ataklarından muzdarip. Bir kitap kurdu; VİRGİNİA WOOLF

Babası borçları yüzünden hapishaneye düşünce çalışarak borçları ödemek, ailesine bakmak zorunda kalan, okula gidemeyen küçük bir çocuk kendini yetiştiriyor; CHARLES DİCKENS

“Mutlu insanın hikayesi olmaz”
Umberto Eco



21 Eylül 2017 Perşembe

Bu Konu Önemli Paylaşıyorum



Dün Sabah cep telefonumdan arandım:

– Burası … sigorta KURUMU. Muzaffer Candaner ile mi görüşüyoruz?
+ Evet.
– Size vereceğim bilgiler doğru ise lütfen onaylayınız. Dediler.


Sonra, tek-tek : Adresimi, doğum tarihimi, ev tlf.numaramı, medeni halimi, emekli olduğumu ve (en önemlisi) kimlik numaramı kendiler söylediler; doğru olduğu için de benden de EVET cevabını aldılar.

Akabinde görüşme şöyle devam etti:

– Şu anda kullandığınız kredi kartı X bankasına ait.
+ (O da doğru) Evet de bütün bunları niçin soruyorsunuz?
– Bakın, anlaşıldığı gibi bütün bilgileriniz doğru. Biz bunları size bir poliçeden okuyoruz. İki yıl önce, iki yıllık bir kaza sigortası yaptırmışsınız. Binlercesinde olduğu gibi; İlk yılı kampanya idi. İkinci yılın primini (geçtiğimiz yıldan bahsediyor) ödememişsiniz. Tutarı X kadar. Şimdi bize biraz önce bahsettiğimiz kredi kartınızın numarasını verin. Tahsilât yapacağız.


– Peki. Ancak bu defa benim size bir sorum olacak: Emekli olduğumu söylediniz. Nereden emekli olduğumu biliyor musunuz?
+ HAYIR.
– Ben emekli Cumhuriyet Başsavcısıyım. Kart numaramı istiyordunuz. Buna gerek yok, siz bana tam firma unvanınızı ve açık adresinizi veriniz.
+ (Cılız bir sesle) Neden?


– Bulunduğunuz şehrin emniyet müdürüne telefon edip, Mali Şube ve Dolandırıcılık Masasından bir karma ekibin adresinize gelmesini sağlayacağım. Onlara banka hesap numaranızı verin de havale çıkartayım.
– Önce “GURK” diye bir yutkunma sesi geldi. Sonra sessizlik. Sonra telefon kapandı.

Ekranda çıkan 0800 lü telefonu 118 18 ve 118 80 den sordum. Beklediğim gibi: “Kayıt Yok” cevabını aldım.

Kaza sigortası, poliçe falan tamamen uydurma. Ancak yukarıda anlatılanlar ayni ile vaki.
Buradan anlıyoruz ki, gizli kalması gereken bütün kişisel bilgilerimiz maalesef ortalarda dolaşıyor.


Bu görüşmeyi teferruatıyla anlatmamın ve burada paylaşmamın sebebi ise şu: Doğru ise binlerce kişiden bahsettiler. Dikkat size de böyle bir piyango çıkmasın. Çıkar ise artık siz de bir savcı mı olursunuz? Hâkim mi? Emniyet Amiri mi? Hazırlıklı bulununuz.

Dostlarınızın da bu tür olaylardan haberdar olup zarar görmemeler için lütfen paylaşın. Paylaşmakla bir şey kaybetmezsiniz ama dostlarınız çok şey kazanır.

Sevgilerimle.


20 Eylül 2017 Çarşamba

Sonra



Meksikalı bir köylü, göl kenarında balık tutarken yanına gelen bir Amerikalı iş adamı sormuş;

– Sen ne yapıyorsun burada?

– Balık tutuyorum, demiş balıkçı


– Neden daha büyük işler yapmıyorsun? Mesela bir iş kurmuyorsun, tuttuğun balıklar çok lezzetli, küçük bir işyeri kurabilirsin

– İş kurduktan sonra ne olacak, demiş balıkçı

– Para kazanırsın, zamanla işleri büyütürsün. Yanında bir çok insan çalışır. İhracat yaparsın. Hatta New York’ta ofis tutarsın

– Sonra?


– Çok zengin olursun! Aklın alamıyacağı kadar para kazanırsın

– Sonra?

– Dergilere çıkarsın, ödüller alırsın iyi bir işadamı olarak

– Daha sonra

– Yaşlanıncada emekli olup, Meksikada göl kenarında bir ev alıp, balık tutarak hayatını yaşarsın, demiş Amerikalı


Meksikalı cevap vermiş;

– Ben zaten onu yapıyorum, göl kenarında balık tutuyorum.

Huzuru yakalamak için bu kadar eziyete ve zahmete ne gerek var, o zaten bizim yanımızda sadece kafamızı kumdan çıkartıp bakmamız yeterli.



Her Şerde Vardır Bir Hayır



Bir gün okyanusta yol alan bir gemi kaza geçirerek battı. Gemiden tek bir kişi sağ kurtuldu. Dalgalar bu adamı küçük ıssız bir adaya kadar sürükledi.

Adam ilk günler kendisini kurtarması için Allah'ü Teala’ya yalvardı ve yardım bulurum umuduyla ufka baktı. Ama ne gelen oldu ne giden…


Daha sonra rüzgardan yağmurdan ve vahşi hayvanlardan korunmak için ağaç dallarından ve yapraklarından bir kulübe yaptı. Sahilde bulduğu gemiden arta kalan konserve pusula gibi eşyaları bu kulübeye koydu. Günler hep aynı şekilde geçiyordu.Balıkavlıyor pişirip yiyor ve ufku gözlüyordu. Allahü Teala’ya dua ediyordu.


Bir gün tatlı su getirebilmek için yola koyulmuştu. Döndüğünde bir de ne görsün binbir emekle yaptığı ve tek tutunduğu dal olan tahta kulübesi alevler içerisinde cayır cayır yanıyordu…  Başına gelebilecek en kötü şeydi bu. Keder ve öfke içinde donakaldı. Artık bu ıssız adada başını sokabileceği bir kulübesi bile kalmamıştı.


Bu üzüntüyle Allahım bunu bana nasıl yapabildin diye feryat etti. O geceyi üzüntü ve keder içinde geçirdi.O kadar dua ettiği halde bu olayı başına getirmesinden dolayı Allahü Teala’ya sitemler etti.

Ertesi sabah erken saatlerde adaya yaklaşmakta olan bir geminin düdük sesiyle uyandı. Onu kurtarmaya geliyorlardı.

Benim burada olduğumu nasıl anladınız? diye sordu bitkin adam kendisini kurtaranlara.
Cevap onu hem şaşırttı hem de çok utandırdı:


“Dumanla verdiğiniz işareti gördük”

Bu hikayeden sonra sizin aklınıza bu ayet-i kerime ve hadis-i şerif gelmedi mi ?

(Hoşlanmadığınız şey sizin iyiliğinize; sevdiğiniz şey de, kötülüğünüze olabilir. Siz bilmezsiniz, Allah bilir.) [Bakara 216]

(Allahü teâlâ, duanızı kabul eder. Dua ettim, hâlâ duam kabul olmadı diye acele etmeyiniz! Allah’tan çok isteyiniz! Çünkü kerem sahibinden istiyorsunuz.) [Buhari] Hadis-i Şerif(EZAN)