31 Ağustos 2017 Perşembe

Okula Gitmek İçin 2 Neden



– Hadi oğlum,uyan artık. Okula geç kalacaksın.

Oğlu, yarı açık gözlerle annesine baktı ve uykulu bir sesle:

– Fakat anne, bugün okula gitmek istemiyorum dedi.

Anne oğlunun isteğine karşı çıktı.


– Okula neden gitmek istemiyorsun bakalım? İki ciddi neden söyle bana dedi.

Oğlu bir yandan esnerken, bir yandan da annesinin sorusunu yanıtladı :

– Okuldaki tüm öğretmenler benden nefret ediyorlar, bir… Tüm öğrenciler de benden nefret ediyorlar, iki.. Bu iki ciddi nedenim yeterli mi, anne?


Annesi oğlunun nedenlerini geçerli bulmadı.

– Bunlar okula gitmemen için neden olamaz, Şimdi hemen kalk ve çabuk hazırlan. dedi. Bu kez oğlu iki ciddi neden göstermesini istedi annesinden.

– Sen de bana okula kesinlikle gitmemi gerektirecek iki ciddi neden gösterebilir misin, anne? dedi.


Sabrı tükenme noktasına gelen anne, oğlunun üstündeki yorganı hızla çekti ve oğlunun istediği iki ciddi nedeni açıkladı :

– Birinci ciddi neden, 52 yaşında koskaca adamsın. İkinci ciddi neden ise, sen okulun müdürüsün.


O Senin Elinde



Bir Bilge Varmış

Ne sorsan cevap verirmiş.

Onu çekemeyen biri demiş ki:

Ona öyle bir soru soracağım ki kesinlikle bilemeyecek.

Ne soracaksın diye sordukların da ise ;


Elimde bir kelebek var diyeceğim ve soracağım; Ölü mü, diri mi diye..

Eğer diri derse elimi sıkıp öldüreceğim

Ölü derse de elimi açıp bırakacağım uçup gidecek..

Ve dediği gibi adam gidip bilgenin yanına sormuş;


Elimdeki kelebek ölü mü diri mi?

Bilgenin Cevabı ise Müthiştir;

O SENİN ELİNDE !

Unutmayın Bazı Şeyler İmkansız Gözükse de Bizim Elimizdedir…


30 Ağustos 2017 Çarşamba

Hayat İçin 27 Püf Noktası



1:Birini gerçekten tanımanız 3-4 yıl sürer. Evlenmeden önce bu kadar süre tanışan çiftlerin boşanma ihtimali daha azdır.

2:Uyumadan önce zihnimizin %90’ı, başımıza gelecek olan şeyleri hayal etmeye başlar.

3:Çocuklarımızla yaptığımız konuşmalar, onların iç sesi haline gelir.

4:Aktif olarak 7 yılı aşan bir arkadaşlık, büyük ihtimalle ömür boyu sürecektir.


5:Sizin bir türlü aklınızdan çıkaramadığınız o kişi de, muhtemelen sık sık sizi düşünüyor.

6:Çevrenizdeki birinin başkaları hakkında konuşurkenki tavırlarına dikkat edin. Çünkü sizin hakkınızda başkalarına konuşurken de aynı tavırları geçerli olacaktır.

7: Japonlara göre üç farklı yüzümüz var. İlk yüzümüz, dünyaya gösterdiğimiz. İkinci yüzümüz, sadece yakın dostlarımıza ve ailemize gösterdiğimiz. Üçüncü yüzümüz, kimseye göstermediğimiz. Hangisinin gerçek ve hakiki yüzümüz olduğunu, sanırım anladınız.

8: Her şeyin sizi rahatsız ettiği o ruh hali, muhtemelen birini özlediğinizi gösterir.


9: Gece geç saate kadar uyanık kalanlar, erkenden kalkanlara oranla psikopat olmaya daha yatkındır.

10: Birinin sizinle konuşmak istediğini merak ediyorsanız kollarınızı kavuşturun. O da aynısını yapıyorsa, istiyordur.

11: Araştırmalara göre birden fazla yastıkla uyuyan insanlar genellikle yalnız ve depresiftir.

12: Günde 5 ila 10 farklı şarkı dinlemek hafızayı ve bağışıklık sistemini güçlendirir ve depresyon riskini %80 azaltır.


13: Bir tartışmayı kazanmanın en güçlü yolu, konuyla alakalı sorular sormaktır. Böylelikle karşımızdakinin düşüncelerindeki mantık hataları daha rahat ortaya çıkar.

14: 6-8 ay içinde beynimiz, canımızı acıtmış birini tamamen affetmiş olur.

15: Başkalarına bağlı olmayı reddeden insanlar, en çok hayal kırıklıklarını yaşamış olanlardır.

16: Hayatınıza dair en iyi tavsiyeleri aldığınız insanlar, genellikle hayatında en çok sorun olan insanlardır.


17: Fazla düşünmek zihnimizin negatif senaryolar üretmesine ya da acı dolu anıları hatırlamasını sağlar.

18: Sık sık küfreden insanlar, genellikle duygusal açıdan daha güçlü ve daha zeki olurlar.

19: Zeki insanlar genellikle çatışmalardan uzak dururlar. Bu da çoğu şeyi fark etmelerini ama sessiz kalmalarını açıklar.

20: Sosyal açıdan utangaç ve içine kapanık insanlar, arkadaşlarına daha düşkündürler. İlişkilerde de daha sadıktırlar.


21: Basit şeylere kolayca sinirlenebilen insanlar, bilinçaltlarında sevilmeye ihtiyaç duyar.

22: Biri artık “değiştiğinizi” ifade ediyorsa, %95 ihtimalle onun istediği gibi davranmayı bırakmışsınızdır.

23: Psikolojiye göre iki eski sevgili ayrıldıktan sonra arkadaş kalabiliyorsa, ya halen aşıktırlar, ya da hiç olmamışlardır.

24: Unutmayın: Aldatanlar, sürekli aldatılacağını düşünür. Yalancılar, herkesin yalan söylediğini düşünür.

25: Kadınlar erkeğin görünüşünden çok, kokusuna önem verirler.


26: Köpekler insanların mutsuzluğunu hissedebilir. Bunu gidermek için de onlara sokulurlar.

27: Birinin kıymetini anlamanın en iyi yolu, onsuz bir hayatı hayal etmektir.


İşi Bırakıyoruz



Yaşlı bir adam emekliye ayrılır ve kendine bir lisenin yanında küçük bir ev alır.

Emekliliğinin ilk bir kaç haftasını huzur içinde geçirir ama sonra ders yılı başlar.

Okulların açıldığı ilk gün, dersten çıkan öğrenciler yollarının üzerindeki her çöp bidonunu bağırıp, çağırarak tekmelerler.


Bu çekilmez gürültü günler sürer ve yaşlı adam bir önlem almaya karar verir.

Ertesi gün çocuklar gürültüyle evine doğru yaklaşırken, kapısının önüne çıkar, onları durdurur ve:

– “Çok tatlı çocuklarsınız, çok da eğleniyorsunuz. Bu neşenizi sürdürmenizi istiyorum sizden.

Ben de sizlerin yaşındayken aynı şekilde gürültüler çıkarmaktan hoşlanırdım, bana gençliğimi hatırlatıyorsunuz.


Eğer her gün buradan geçer ve gürültü yaparsanız size her gün 1 dolar vereceğim” der.

Bu teklif çocukların çok hoşuna gider ve gürültüyü sürdürürler. Birkaç gün sonra yaşlı adam yine çocukların önüne çıkar ve onlara şöyle der:

– “Çocuklar enflasyon beni de etkilemeye başladı bundan böyle size sadece 50 sent verebilirim.”

-Çocuklar pek hoşlanmazlar ama yine devam ederler gürültüye. Aradan bir kaç gün daha geçer ve yaşlı adam yine karşılar onları:


– “Bakın” der:

– “Henüz maaşımı alamadım, bu yüzden size günde ancak 25 sent verebilirim, tamam mı?”

– “Olanaksız bayım” der içlerinden biri,

– “Günde 25 sent için bu işi yapacağımızı sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Biz işi bırakıyoruz.”


Zafer Bayramı



Efendiler ! Yenilen düşman ordusunun bütün kuvvetlerini, 30 Ağustos’a kadar Aslıhanlar yöresinde kuşattık. 30 Ağustos’ta yaptığımız savaş sonunda düşmanın ana kuvvetlerini yok ettik ve esir aldık..


Doğrudan doğruya bana gönderilen bir telsiz telgrafta da İzmir’deki İtilaf Devletleri konsoloslarına benimle görüşmelerde bulunma yetkisinin verildiği bildirilerek, onlarla hangi gün ve nerede buluşabileceğim soruluyordu. Buna verdiğim cevapta da 9 Eylül 1922’de Kemalpaşa’da görüşebileceğimizi bildirmiştim.


Gerçekten de söz verdiğim gün, ben Kemalpaşa’da bulundum. Fakat görüşme isteyenler orada değildi. Çünkü ordularımız, İzmir Rıhtımında ilk verdiğim hedefe, Akdeniz’e ulaşmış bulunuyorlardı..


Her safhasıyla düşünülmüş, hazırlanmış, idare edilmiş ve zaferle sonuçlandırılmış olan bu harekat Türk ordusunun, Türk subay ve komuta heyetinin yüksek kudret ve kahramanlığını tarihe bir kere daha geçiren muazzam bir eserdir.


Bu eser, Türk milletinin hürriyet ve istiklal düşüncesinin ölümsüz bir abidesidir. Bu eseri yaratan bir milletin evladı, bir ordunun başkomutanı olduğumdan, mutluluk ve bahtiyarlığım sonsuzdur !


29 Ağustos 2017 Salı

Çılgın Annenin Dünyası



Evimde misafir odası yok. Evin her yerinde eşim oğlum ve ben yaşıyoruz. Misafir için ayırdığım yemek takımlarım, çakal kaşık takımlarım da yok. En iyileriyle kendimiz yiyoruz. Misafir gelirse onlara da çıkarıyoruz bizimkilerin aynısından.


Biri evime geldiğinde evim dağınıksa panik de olmuyorum ben. Evimi değil beni görmeye geliyor benim sevdiklerim, sevenlerim... Bu yüzden ev dağıldı diye kızmam oğluma beraber dağıtıyor beraber topluyoruz. Şimdiye kadar çıkmayan tek bir leke olmadı yaptığımız faaliyetlerde.


Hiç bir ev işi "anneee" diye seslenen oğlumdan daha önemli olmadı benim için. Hiç bir zaman kızmadım büyükler sohbet ederken araya girip fikrini söyledi diye. Dinlemeyen büyükleri ikaz ettim aksine "oğlum size bir şey söylüyor" diye.


Evimde mutluluktan daha fazla önemsediğim hiç bir şey yok benim. Bu yüzden beni mutsuz etmeye çalışan insanların ne söyledikleriyle de ilgilenmiyorum. Hayatıma kattığım insanları da böyle insanlardan seçmeye çalışıyorum.

Ailemin huzuru 3 numaralı komşumun evimle ya da oğlumla ilgili ne düşündüğünden çok daha önemli.


Bu kadar üzüp kasmayın kendinizi insanlar için. Şu ne der bu ne der diye düşünmeyin, ev kirlenir, üzeri kirlenir diye engellemeyin çocuklarınızı ne olur.

GERİ GETİREMEYECEĞİNİZ TEK ŞEY ONLARIN BU YAŞLARI OLACAK.
Çılgın annenin dünyası - Suna SUBAŞI


Meydan Kimlere Kaldı



Adamın komşusu tavuk horoz yetiştiriyordu. Horozlarının içinde bir horoz vardı ki ötmeye başladığında hem sesi uzun hem de gür sesliydi, sabaha yakın ötmeye başlardı akşama kadar devam ederdi.



Bunun yüzünden uykusuna doyamıyordu. Komşusuyla da iyi geçinmek istiyordu, ancak bu horozdan kurtulmalıydı, bir gün komşusuna uğrayıp komşu dedi canım horoz eti istiyor bana şu horozu kes de yiyeyim, dedi, ne olur? Adam her ne kadar o horozu sevse de komşu hatırına kesip pişirdi, kemali afiyetle horozu yediler.



Ve adam Sevine, sevine gitmiş evine Oh demiş bu akşam rahat uyuyacağım, derken sabaha yakın 16 horoz birden Birbirleriyle yarışır şekilde ötmeye başladı, nizam intizam yok sesler karışmış üçü birden, beşi birden, hepsi birden ötünce adam kafayı yiyecek oldu. Hemen hışımla komşusunun evine gitti, kapıya öyle hiddetle vurdu ve bağırmaya başladı. Dedi ki daha akşam horozu kestik yedik, ne zaman fırsat bulup da gittin, on altı horozu aldın.



Adam estağfurullah komşu, ben horoz almaya gitmedim bu horozlar benim, hepsini ben yetiştirdim, ancak dün akşam kestiğimiz horozdan korktukları için bu güne kadar ötmeye cesaret edemiyorlardı, ne zaman ki onu kestik artık meydan bunlara kaldı…

3 Tekme



Ülkemizin tanınmış avukatlarından tayfun, yaban kazı avı zamanı, tüfeğini alıp Karadeniz sahillerine çıkmış.

Uçarken görmüş kazı.. “dannn!.” kuş döne döne inmeye başlamış yere… düşmüş sonunda ama, arazide bir çit var, onun öte yanına.. kazı almak için çiti aşmağa çalışırken, yaşlıca çiftçi temel çıkıvermiş ortaya..


“Ne yapıyorsun benim arazimde?..”

“Şu yaban kazını vurdum da, almaya çalışıyorum..”

Yaşlı çiftçi temel “o arazi benim olduğuna göre, içindeki kuş da benimdir” diye terslemiş. avukat tayfun sesini yükseltmiş..

“Ben bu ülkenin en büyük avukatlarından biriyim. beni uğraştırma.. mahkeme masrafı falan der, çiftliğine kadar alırım bak!..”


Yaşlı çiftçi gülmüş..

“Biz karadeniz’de böyle küçük sorunları mahkemeyle değil, ‘üç tekme’ kuralıyla çözeriz..”

“Nedir o üç tekme kuralı” diye sormuş, avukat, merakla.

“Şöyle” demiş, yaşlı çiftçi..

“Önce biri ötekine 3 tekme vurur, sonra öteki..sonra gene ilki.. biri pes edene kadar..”


Avukat genç, güçlü kuvvetli, sportmen.. çiftçi ihtiyar.. “ben bunu haklarım” deyip içinden “kabul” diye bağırmış..

“Burası benim arazim olduğuna göre ilk vurma hakkı bende” demiş, yaşlı temel.. ve bir tekme atmış avukatın kasıklarına..

“Ugggh” diye dizlerinin üzerine çökmüş avukat.. ikinci tekme tam midesine gelmiş ki, avukat öğlen yediği yemekleri çıkarayazmış, “böğğğ” diye ve dört ayak haline gelmiş yerde..


Yaşlı temel üçüncü tekmeyı tam kıçına kondurunca, avukat öne kapaklanmış.. önde de çiftçinin ineğinin biraz evvel oraya bıraktığı ıslak tezek var.. suratı aynen gömülmüş içine..

Avukat “şimdi sıra bende, ihtiyar tilki” diye doğrulmuş, ağzına kadar giren pislikleri, ceketinin koluyla temizlemeye çalışırken..

Yaşlı temel gülmüş.. “pes ediyorum. bir kaz için dövüşmeye değmez. al kuşunu git!..”


200 Metre Geride



Temel ile İdris Fransa’ya geyik avına gitmiş. Av da av yani… Deniz uçağıyla bir krater gölüne inecekler, dağlarda avlanacaklar sonra dönecekler… Uçakla av yapacakları yere gelirler pilot;.”Beyler göle indik, size iyi avlar. Bir hafta sonra tekrar bu göle sizi almak üzere iniyorum. Ancak şunu peşin peşin söyleyeyim, adam başı bir geyik taşıma hakkınız var. Deniz uçağı daha fazlasını kaldırmıyor.”


-Tamam, biz zaten seri avı düşünüyor değiliz, asıl kafamız dağılsın diye buradayız.

– Harika, iyi avlar. Rastgele! Bir hafta sonra deniz uçağı göle iner… Pilot bir bakar ki… Bizimkilerin yanında, adam başı iki geyik!

– Bravo da, adam başı tek geyik demiştik. Bu uçak, bu ağırlığı taşımaz.

– Taşır taşır.

-Taşımaz.

– Taşır taşır.


– Beyler bakın! Burası Avrupa Birliği, her şeyin bir kuralı var. Nizam var intizam var! Dört geyikle binerseniz bu uçak havalanamaz.

– Havalanır havalanır.
– Olmaz!

– Geçen yılki pilot havalandı ama…

– Havalandı mı? Dört geyikle mi? Buradan mı?

– Evet tastamam öyle. Geçen yılki pilot, dört geyikle havalandı!

– Madem o pilot yaptı, ben de yaparım. Hayatımda ilk defa böyle bir şey yapıyor olacağım ama kanıma girdiniz. Hadi yükleyin geyikleri, binin, bağlayın kemerlerinizi,


kalkalım. Pilot gazı verir… Deniz uçağı göl üzerinde süratlenir… Süratlenir… Kızaklar sudan kesilir ama uçak bir türlü ağırlığı kaldırıp yükselemez… . Ve sonuçta burun üstü ormanın içine çakılır, bin parçaya ayrılır. Şans eseri kimsenin burnu kanamadan herkes kurtulur. Ormanda, yarı baygın, paramparça olmuş uçağın yanında, bizim avcılardan İdris kendine gelir, kafayı kaldırır… Temel de gözlerini açmıştır… Gözlerini açan İdris sorar:


-Ula Temel , neredeyiz biz? Bizimki şöyle bir etrafa bakar…

– Hemen hemen…. Geçen yıl düştüğümüz yerin 200 metre kadar gerisinde!


28 Ağustos 2017 Pazartesi

Virane Eski Köy


Padişahlardan biri; çok çalışkan, çok faal baş vezirini hakkında çokça yayılan dedikodular yüzünden azletti. Emeklerine karşılık olarak da emir verdi:


– Ülkeye için çok hayırlı işler yapmışlığın vardır. Şöyle güzel, toprağı bereketli ve kalkınmış bir köy beğen; orayı sana vereyim. Ailenle, akrabalarınla beraber orada yaşarsın.
Vezir:
– Hünkarım, kerem buyurdunuz, lütfettiniz!… Ancak izniniz olursa ben kalkınmış bir köy değil, virane bir köy isterim. Orada hem oturayım, hem de orayı imar edip düzenini kurayım.
Diye ricada bulundu… Padişah vezirin isteğini kabul etti ve adamlarına, eski başvezirin oturması için virane bir köy bulunmasını emretti.


Hükümdarın adamları ülkeyi en ücra yerlerine kadar dolaştılar fakat başvezirin istediği gibi imara muhtaç bir yer bulamadılar. Bunu da gelip hükümdara haber verdiler. Padişah eski başvezirini tekrar huzuruna çağırttı:
– Ülkede istediğin gibi virane bir yer yokmuş. Ne yapacağız şimdi?
Eski başvezir:


– Efendimiz, ben ülkenizde virane bir yer olmadığını zaten biliyordum. Çünkü; ben uyku ve istirahatımı terketmek, gecemi gündüzüme katmak pahasına ülkenin her yanını bizzat imar ettirdim. Amacım bunu sizin de öğrenmenizdi. Ayrıca uyarmak istedim ki; benim yerime atayacağınız başvezir, ülkenizin bugünkü durumunu daha ileriye götürmese bile geriletmesin.


Eski başvezirin açıklamasından sonra büyük bir hata yaptığını anlayan padişah; azlettiği başveziri hemen tekrar eski görevine atadı.


Kemancı



Bir adam Washington DC’de bir metro istasyonunda, kemanla 45 dakika boyunca 6 farklı Bach eseri çalarken,  çoğu işe yetişme telaşındaki yaklaşık bin kişi kemancının önünden geçip, gider.


Çaldığı 45 dakika boyunca kemancının önünde sadece 6 kişi, çok kısa bir süre durur. 20 kişi duraklamadan, yürümeye devam ederek, para verir. Kemancı çaldığı süre içinde 32 dolar toplar.  En uzun süre dinleyen üç yaşlarında bir oğlan çocuğu olur. Annesinin çekiştirmelerine rağmen, çocuk dikkatle kemancıya bakar.


Hiç kimse onun dünyanın en iyi kemancısı Joshua Bell olduğunu ve elindeki 3,5 milyon dolarlık kemanla, yazılmış en karmaşık eserleri çaldığını anlamaz. Oysa, Joshua Bell’in metrodaki bu mini konserinden iki gün önce Boston’da verdiği konser biletleri ortalama 100 dolara satılmıştır.  Metro çalışı ise  Washington Post gazetesi tarafından algılama, keyif alma ve öncelikler üzerine yapılan bir sosyal deney gereği kurgulanmıştır.


Hayatın içinde karşımıza çıkan değerli, keyifli anları es geçip gitmeden durup,  şöyle bir nefeslenmek, çocuk içgüdülerimizin sesine kulak vermek & izin vermek... Çoğu zaman çok vakte, çok paraya, çok  birşeye gerek yok bunun için; farkedelim, özenelim, isteyelim yeter !


26 Ağustos 2017 Cumartesi

Acelem Var



Yaşlı bir adama sokakta yürürken bisikletli çarpmış ve hafif yaralanmış. Etraftakiler yaşlı adamı hemen hastaneye götürmüşler. Hemşireler, röntgen çekerek her hangi bir kırık veya çatlak olup olmadığını inceleyeceklerini söylemişler.


Yaşlı adam huzursuzlanmış; “acelesi olduğunu, röntgen istemediğini” söylemiş. …Hemşireler merakla acelesinin nedenini sormuşlar. “Eşim huzur evinde kalıyor. Her sabah birlikte kahvaltı etmeye giderim, gecikmek istemiyorum” demiş.

Hemşire “Eşinize haber iletir gecikeceğinizi söyleriz” diyince; Yaşlı adam üzgün bir ifade ile:


“Ne yazık ki karım Alzheimer hastası hiç bir şey anlamıyor, hatta benim kim olduğumu dahi bilmiyor” demiş.

Hemşireler hayretle:

“Madem sizin kim olduğunuzu bilmiyor neden her gün onunla kahvaltı yapmak için koşuşturuyorsunuz?” diye sormuşlar.


Adam cevaplamış:

“Ama ben onun kim olduğunu biliyorum” .


Bin Misket



Genç adam yoğun iş temposundan iyice bunalmıştı. Vakit akşama yaklaşıyordu, ama mesai kavramına çok yabancı olduğu için evine ne zaman gideceği belli değildi. Başını iki elinin arasına aldı, gözlerini sıkıca kapadı. Çok para kazanıyordu. Yöneticiydi, birçok insanın imrenerek baktığı bir konumdaydı. Ama yaşadığı hayatı hayat olarak görmüyordu.


“Bu ne biçim hayat böyle!” diye söylendi kendi kendine. Hafta sonlarında dahi evine gidemiyordu. Toplantılar, iş seyahatleri, yazışmalar ve koşuşturmaca ile geçen bir hayat. Ailesine, çocuklarına vakit ayıramıyordu. Pek çok yakın dostunun adını dahi unutmuştu.
Bu karamsarlık içinde kıvranırken, birden çekmece-sindeki küçük radyosu aklına geldi. Radyoyu açtı. Yayınlanan müzik parçası ile biraz rahatladığını hissetti. Müziğin ardından yaşlı bir adamın konuşmasıyla gayri ihtiyari radyoyu kapatmak istedi. Ama birden durdu. İlginç bir teoriden bahsedeceğini söylüyordu yaşlı adam. “Bin Misket Teorisi”ni anlatacaktı. Merakla dinlemeye başladı.


“Bir gün oturdum ve biraz aritmetik yaptım. Ortalama bir kişinin yetmiş beş yaşına kadar yaşadığını varsaydım. Biliyorum, bazıları daha çok, bazıları da daha az yaşar. Ama biz yetmiş beş sene yaşadığını düşünelim. Bir yılda elli iki hafta olduğu için, yetmiş beşi elli iki ile çarptım ve ortalama ömre sahip bir insanın tüm hayatında yaşayacağı cumartesi sabahı sayısı olarak üç bin dokuz yüz rakamına ulaştım.”

“Şimdi beni iyi dinleyin. En önemli kısmına geliyorum. Bütün bunları ayrıntılı olarak düşünmeye elli beş yaşında başlamıştım. Yaptığım hesaba göre bu yaşa kadar iki bin yüz seksenin üzerinde cumartesi yaşamıştım ve eğer yetmiş beş yaşına kadar yaşarsam, yaşayacağım cumartesi sayısı sadece bin adet olacaktı.”


“Bir oyuncak dükkânına gittim ve elindeki tüm misketleri aldım. Bin adet misketi bir araya getirmek için üç tane daha oyuncakçı dükkânını ziyaret ettim. Bunları eve getirdim ve atölyemdeki radyomun yanında duran büyük, şeffaf bir kavanozun içine hepsini doldurdum. O günden sonra, her cumartesi kavanozdan bir tane aldım. Misketlerin azaldığını gördükçe, hayatımdaki önemli şeyleri daha fazla düşünmeye başlamıştım. Anladım ki, dünyadaki zamanımın akıp gittiğini seyretmek kadar önceliklerimi düzene koymama hiçbir şey yardım edemez.”


Yaşlı adamın anlattıkları öylesine etkiliydi ki, genç iş adamı adeta dünyadan kopmuş, radyoya kilitlenmişti. Yaşlı adam şu cümlelerle konuşmasını tamamladı:

“Programı kapatmadan önce şimdi size son bir şey daha anlatacağım. Bu sabah kavanozun içindeki son misketi de aldım. Eğer önümüzdeki cumartesiye kadar yaşar-sam, bana biraz daha zaman verilmiş olacak. Unutmayın, hepinizin kullanabileceği en önemli şey, biraz daha fazla zamandır.”


Görebilmek


Adamın biri, ilk defa gittiği küçük bir kasabada şaşkın şaşkın gezindikten sonra yol kenarında duran bir arabanın yanına sokulmuş ve arka koltukta tek başına oturan çocuğa :

– Buraların yabancısıyım demiş. Parkın hemen yanıbaşındaki fırını arıyorum, çok yakın olduğunu söylediler.


Çocuk, arabanın penceresini iyice açtıktan sonra :

– Ben de buraya ilk defa geliyorum demiş. Ama sağ tarafa gitmeniz gerekiyor herhalde.
Adam, çocuğun da yabancı olmasına rağmen bunu nasıl anladığını sormuş ister istemez.

– Ihlamur çiçeklerinin kokusunu duymuyor musunuz? diye gülümsemiş çocuk.
Kuş cıvıltıları da oradan geliyor zaten.


– İyi ama, demiş adam, bunların parktan değil de tek bir ağaçtan gelmediği ne malûm ?

– Tek bir ağaçtan bu kadar yoğun koku gelmez, diye atılmış çocuk. Üstelik, manolyalar da katılıyor onlara. Hem biraz derin nefes alırsanız, fırından yeni çıkmış ekmeklerin kokusunu duyacaksınız.

Adam, gözlerini hafifçe kısarak denileni yaptıktan sonra, teşekkür etmek için döndüğünde farketmiş çocuğun kör olduğunu.


Çocuk ise, konuşurken bir anda sözlerini yarıda kesmesinden anlamış, adamın kendisini farkettiğini.

Işığa hasret gözlerini ondan saklamaya çalışırken:

– Üç yıl önce bir kaza geçirmiştim, demiş, görmeyi o kadar çok özledim ki. Sizinkiler sağlam öyle değil mi?


Adam, çocuğun tarif ettiği yerde bulunan fırına yönelirken:

– Artık emin değilim, demiş. Emin olduğum tek şey, benden iyi gördüğündür.


25 Ağustos 2017 Cuma

Çiçeğin Peşinde



Kocam bir mühendisti. Onunla sâkin tabiatını sevdiğim için evlenmiştim. Bu sâkin adamın göğsüne başımı koymak içimi nasıl da ısıtırdı… Gel gör ki iki yıl nişanlılık ve beş yıl evlilikten sonra bu sâkinlik beni yormaya başlamıştı.

Eşimin bir zamanlar çok sevdiğim bu özelliği artık beni huzursuz ediyordu. İş ilişkiye gelince oldukça içli, hattâ aşırı hassas bir kadınım. Romantik anlara, küçük bir çocuğun şekere düşkünlüğü gibi can atıyorum. Oysa kocamın sakinliği, başka bir deyişle vurdum duymazlığı, evliliğimize romantizm katmaması beni aşktan almış, uzaklaştırmıştı.


Sonunda kararımı ona da açıkladım: boşanmak istiyordum. Şaşkınlıktan gözleri açılarak ‘niye?’ diye sordu. ‘Gerçekten belli bir sebebi yok’ dedim, ‘sadece yoruldum.’ Bütün gece ağzını bıçak açmadı. Düşünüyordu. Bu hâli ise hayal kırıklığımı daha da artırmaktan başka bir işe yaramıyordu: işte, sıkıntısını dışarı vurmaktan bile aciz bir adamla evliydim.

Ondan ne bekleyebilirdim ki! Sonunda sordu: ‘seni caydırmak için ne yapabilirim?’ Demek ki söyledikleri doğruydu: insanların mizacı asla değiştirilemiyordu. Son inanç kırıntılarım da kaybolmuştu. ‘İşte mesele tam da bu’ dedim. ‘Sorunun cevabını kendin bulup kalbimi ikna edebilirsen kararımdan vazgeçebilirim.’ ‘Diyelim dağın tepesinde bir uçurum kenarında bir çiçek var. O çiçeği benim için koparmak, düşüp vücudunun bütün kemiklerinin kırılmasına, hattâ ölümüne mâl’olacak.


Bunu benim için yapar mısın?’ Yüzümü dikkatle inceledi ve ‘Sana bunun cevabını yarın vereceğim’ dedi. Bu cevapla son ümidim de yok olmuştu. Ertesi sabah uyandığımda evde yoktu. Boş bir süt şişesini mutfak masasının üzerine koymuş, altına da bir not bırakmıştı. ‘Sevgilim’ diye başlıyordu, ‘O çiçeği senin için koparmazdım’ Kalbim yine kırılmıştı.

Okumaya devam ettim.


‘Çünkü her zaman yaptığın gibi bilgisayarın altını üstüne getirip çökerttikten sonra monitörün önünde ağladığında, onu tekrar düzeltebilmem için ellerime ihtiyacım var.’ ‘Anahtarları her zaman evde unuttuğunu bildiğimden, senden önce eve varabilmem üzere koşmam gerektiğinden bacaklarıma ihtiyacım var.’ ‘Arabayı kullanmayı çok sevdiğin halde şehirde hep yolu kaybettiğinden, yolu gösterebilmem için gözlerime ihtiyacım var.’ ‘ın her ayki ziyaretinde sebep olduğu, karnındaki krampları rahatlatabilmem için avuçlarıma ihtiyacım var.’ ‘Evde oturmayı sevdiğinden, içe kapanıklığını dağıtmak, can sıkıntını hafifletmek üzere sana şakalar yapabilmem, hikâyeler anlatabilmem için ağzıma ihtiyacım var.’ ‘Sabahtan akşama kadar bilgisayara bakmaktan gözlerinin bozulması kaçınılmaz olduğundan, yaşlandığımızda tırnaklarını kesebilmem, saçlarında görülmesini istemediğin beyaz telleri ayıklayabilme merdivenlerden aşağı inerken elini tutabilmem, çiçeklerin renginin gençliğinde senin yüzünün rengi gibi olduğunu söyleyebilmem için gözlerime ihtiyacım var.’ ‘Ama seni benden daha fazla seven biri varsa, evet o uçuruma gidip, o çiçeği senin için koparırım bir tanem.’ Baktım, mektuptaki yazının mürekkepleri yer yer dağılıyordu. Göz yaşlarım mektuba düşüyordu. ‘Mektubu okuduysan ve kalbin ikna olduysa lüften kapıyı aç canım. Çok sevdiğin susamlı ekmek ve taze sütle kapıda bekliyorum.’ Koşarak kapıyı açtım.


Endişeli bir yüzle ve ellerinde sıkıca tuttuğu susamlı ekmek ve sütle kapının önündeydi. Artık çok iyi biliyordum: beni ondan daha çok kimse sevemezdi. O çiçeği uçurumun kenarında bırakmaya karar verdim. Bu gerçek aşktı. İlk yıllardaki heyecanlar içinde görmeye alıştığımız aşkın, seneler sonra o heyecanlar kaybolup gittiğinde, huzur ve durgunluk içinde de hep var olmaya devam ettiğini göremeyebiliyoruz. Oysa aşk hep vardır. Belki artık heyecansız, belki artık romantik değil… Belki sıkıcı, tekdüze, hatta belki yüzsüz…


Ama hep oralarda bir yerdedir. Çiçekler ve romantik dakikalar ilişkinin başlaması için elbette gereklidir. Bir zaman sonra bunlar gitse de gerçek aşkın sütunu ebedi kalır. Hayat tam da böyle bir şeydir.



Müşteri Memnuniyeti



Porsche firması, 1983 yılında otomotiv sektöründe yankı uyandıracak teknik donanıma sahip bir otomobille pazara girer.

Müşterilerinden gelen her türlü yorum ve fikirlere açık olan yönetim, aracın piyasaya sürülmesinden 2 ay sonra ilginç bir şikayet mektubuyla karşılaşır. Müşterinin şikayeti şudur:


“Adım Danny Troatman. New Jersey’de yaşıyorum. Eşim ve çocuklarımla her akşam film seyretmeden önce şehir merkezinde bulunan markete dondurma almaya gidiyorum. Bir ay önce aldığım Porsche marka arabamla tabii ki…

Fakat ne ilginçtir, ne zaman çikolatalı veya meyveli dondurma alıp arabama dönsem, araç çalışmıyor. Oysa vanilyalı aldığım zaman aracım rahatlıkla çalışıyor.


Bunun bir kaç kere denedim ve her seferinde aynı sonucu aldım.Yardımlarınız için şimdiden teşekkürler”

Bu olay Türkiye’de olsa ne olurdu? Muhtemelen mektubunuz ciddiye alınmayıp bir kenara fırlatılırdı.

Ama hayır! Porsche firmasındaki yetkililer derhal adı geçen bölgeye bir mühendis gönderiyorlar ve sebebini öğreninceye kadar orada kalmasını sağlıyorlar. Ertesi gün mühendis NewJersey’e varıyor ve Bay Troatman’la hemen temasa geçiyor.


Aynı akşamdan başlamak üzere her akşam üstü mühendisimiz ve Bay Troatman dondurma almak üzere markete gidiyorlar. Gerçekten de çikolatalı ve meyveli dondurma alındığı zaman araba çalışmıyor, vanilyalı alındığı zaman ise rahatlıkla çalışıyor.

Mühendis başlangıçta bu olaya şaşkınlıkla bakıyor fakat bilimsellikten uzaklaşmamaya gayret ediyor. Aradan yaklaşık bir ay geçiyor. Bay Troatman ile her gün markete giden mühendis, sonunda olayı çözüyor.


Yeni model Porsche arabalarda kullanılan soğutma sistemi, araç durdurulduktan hemen sonra devreye giriyor ve motor belirli bir ısıya düşene kadar motoru kilitliyor. Markette en çok satılan dondurma ise vanilyalı.

Bu yüzden vanilyalı dondurma tezgahı önünde sürekli sıra oluyor. Bay Troatman sıraya girip dondurmasını alana kadar geçen süre,motorun soğuması için yeterli oluyor. Fakat çikolatalı veya meyveli dondurma tezgahı önünde sıra olmadığı için dondurmayı hemen alıp aracına geri dönüyor. Motor ise kilitli olduğu için araç çalışmıyor.


Mühendis,raporunu yönetime sunuyor. Piyasadaki araçlar geri toplanıp, gerekli ayarlamalar yapılıyor ve müşterilere yeni haliyle teslim ediliyor.


24 Ağustos 2017 Perşembe

Güneş Değil Güneşsizlik Hasta Eder



Maalesef güneşle olan şifa dolu ilişkimiz bir karalama kampanyasına kurban edilmiş durumda. Senelerdir güneşten uzak durmanın bedelini D vitamini eksikliği ve beraberinde kapımızı çalan amansız hastalıklarla ödüyoruz.


Size önerim, yaz aylarının bu son tatilinde sağlığınız için önemli bir adım atın ve güneşlenin!

Kimse koruma faktörü 30, hatta 50 olan koruyucular olmadan kumsala gitmez oldu. Maalesef sağlık için son derece vahim sonuçları olan bir karalama kampanyası ile karşı karşıyayız. Söylenenin tam aksine, asıl güneş değil güneşsizlik adamı hasta eder!


Son yıllarda giderek artan kanser vakalarının ardında yatan önemli faktörlerden birinin güneş fobisi olduğunu gösteren birçok araştırma var. İlginç ama yaklaşık 30 sene önce bu fobinin tohumları atıldığında amaç insanlığı cilt kanserinden korumaktı. Gelin görün ki cilt kanseri azalmadı, aksine tüm kanserler patladı! Neden? Çünkü onca yıl boyunca D vitamininin hayati önemi ve insan vücudunun D vitamini sentezlemek için güneş ışınlarına ihtiyaç duyduğu gerçeği göz ardı edildi.


Kliniğime gelen hastalarımda ilk kontrol ettiğim değerlerden biri D vitaminidir. Neredeyse hepsinde bu değerin son derece düşük olduğunu söyleyebilirim. Besinlerimizde eskisi kadar D vitamini olmadığını sık sık dile getiriyorum. Bu da yetmezmiş gibi bir de üstüne güneş fobisi eklenince durum iyice vahim bir hâl aldı. D vitamini aslında vitamin değil, güneşle aktive olan bir hormondur. Dilediğiniz kadar D vitamini zengini beslenin teniniz güneş görmezse nafile. Bunun aksi de doğru. Yani, istediğiniz kadar güneşlenin eğer diyetinizde yeteri kadar D vitamini yoksa yine nafile! Söz konusu olan öyle önemli bir hormon ki, yaklaşık 3000 geni etkilediği biliniyor. Bu sayı da tüm genlerimizin % 10’u anlamına geliyor.


2006 yılında, D vitamini ve kanser arasındaki ilişkiyi araştıran son derece kapsamlı bir araştırma(1) yapıldı. Bu çalışmanın sonunda sadece D vitamini rezervlerini dolu tutarak kansere karşı % 60 oranında koruma sağlandığı ortaya çıkmış. Bu ne demek? Aralarında pankreas, yumurtalık, prostat, akciğer ve cilt kanserlerinin de olduğu 16 kanser türüne karşı en etkili savunmanız D vitamini rezervinizi dolu tutmaktan geçiyor. Bu arada ironiye dikkatinizi çekmek istiyorum. Cilt kanseri olmamak adına güneşten bucak bucak kaçarak neredeyse tüm kanserlere davetiye çıkardık; üstelik bunların arasında cilt kanseri de var!


Güneşten Faydalanma Kılavuzu

1- Öncelikle şunu bilmelisiniz: Sadece güneşlenmeniz yetmez, mutlaka gıdalarla da D vitamini almalısınız. Gıdalarla alınan D vitamini aktif formda değildir. Güneş, aktif olmayan D vitamininin aktif hale geçmesini sağlar.
2- Kanser ve depresyon vakalarının artışının bir sorumlusu da senelerdir güneşten köşe bucak saklanmanızı öğütleyen kimyasal tıptır. Sonuçlar ortada: Kötü beslenmenin üstüne bir de güneşi düşman belleten bir beyin yıkama eklenince, D vitamini rezervleri boşaldı ve kanserden depresyona tüm hastalıklar artışa geçti. Önce bildiklerinizi unutun. Güneş değil güneşsizlik hasta eder!
3- Söylediklerimi çarpıtmak için tetikte bekleyenlere not: Kimseye gidin marsık gibi yanın, kavrulun demiyorum. Sadece günde 20-30 dakika güneşlenmek besinlerle aldığınız D vitamininin sentezlenmesi için yeterlidir.


4- Hangi saatte güneşlendiğiniz önemlidir. Güneşin tepede dik olduğu saatlerde UV B ışınları gelir ve D vitamini sentezini sağlayan, işte bu UV B ışınlarıdır. Güneşin yatay geldiği saatlerde ise, UV A ışınları gelir. UV A ışınları D vitamini sentezlemez ve kanserojendir. Yani, vücudunuzda D vitamini sentezlensin istiyorsanız, güneşin tepede dik olduğu saatlerde; gölgeniz boyunuzdan kısa iken güneşlenmelisiniz.
5- Vücudunuza sürdüğünüz o kimyasallarla dolu güneş koruyucularla güneşten D vitamini falan alamazsınız. Çünkü D vitamini yağda çözünür ve siz vücudunuza yağları sürüp güneşlendikten sonra duşa girince vücudunuzdan akar gider. Sürdüğünüz kimyasalların cildinize vereceği zarar da cabası… Güneşten ancak ve ancak teninize hiçbir şey sürmeden faydalanabileceğinizi unutmayın.
6- Güneşlendikten sonra sakın hemen duş almayın. Vücudunuza vitamini sentezlemesi için bir süre verin.


7- D vitamini rezervlerinizi doldurmak için iki faktör bir arada olmalı: Hem D vitamini açısından zengin bir diyet hem de güneş.
8- İdeal D vitamini değeri 80-150 ng/ml olmalıdır.

Hepinize bol güneşli, sağlıklı ve keyifli bir tatil diliyorum.

Dr.Ümit Aktaş

Daha Fazlası İçin Takip Edebilirsiniz. => https://www.facebook.com/DrUmitAktas



Antika Semer



Amerikalı bir antikacının yolu Türkiye’ye düşmüş, hayvan pazarının birinde geziyormuş. Birden, önünde ihtiyarca bir adamın durduğu, zayıf mı zayıf, hasta bir eşek görmüş; ancak dikkatini çeken, bu zavallı eşeğin üzerinde gördüğü, oldukça eski ve son derece değerli semermiş.


Antika kültürü olmayan bu zavallı ihtiyardan semeri son derece ucuza satın alabileceğini düşünerek pazarlığa başlamış. Sıkı bir pazarlıktan sonra, eşeği normal fiyatının 4-5 katına satın almak üzere anlaşmış.

Milyonlarca dolar değerinde semeri, 4-5 eşek parasına aldığı için sevinmeye tam başlamışken, ihtiyar oradaki bir çocuğa seslenmiş:


– “Oğlum, kalk da ahırdan yeni bir semer getir beyefendi için, bu eski semerle göndermeyelim onu!” Amerikalı tutuşmuş haliyle:

– “Benim için sorun değil, zahmet etmeyin..” filan derken bayağı bir dil dökmüş. En son bizim ihtiyar dayanamamış:


– “Boşuna uğraşma beyim, biz o semerle çok eşek sattık!”



23 Ağustos 2017 Çarşamba

Kaynananın Eşitlik Anlayışı



Damadına: Alacaksın tabii, benim kızım her şeyin en iyisine layık…
Gelinine: Sabredeceksin tabii, oğlum kolay mı kazanıyor?…

Damadına: Terbiyesizlik etme öyle konuşulur mu hiç?…
Gelinine: Oğlum öyle dediyse kesin bir sebebi vardır…


Damadına: Benim kızım her şeyin en iyisini bilir…
Gelinine: Daha cahilsiniz tabii öğrenecek çok şeyiniz var…

Damadına: Biz kızımızın elini sıcak sudan soğuk suya sokmadık narindir kızımız…
Gelinine: Ah ah bizim zamanımızda işler bu kadar az mıydı çamaşırı bile elimizde yıkardık şimdiki gençler çok rahat çoook…


Damadına: Bir kere de yemeği tuzlu yesen ne olur sanki?…
Gelinine: Oğlum tuzu kaçmış yemeği yiyemez…

Damadına: Her sabah kahvaltı hazırlanmayabilir yorgunluk olur bir şey olur hoş görmek lazım…
Gelinine: Biz seni boşuna mı aldık, kahvaltı ettirmeden koca evden gönderilir mi hiç?…


Damadına: Kızım akşama kadar koşturuyor çocuğun peşinde akşamları bakacaksın tabii babası değil misin?

Gelinine: Erkekler eve yorgun gelir bizim zamanımızda kocalarımız eve gelmeden çocukları uyuturduk, gelince dinlensinler diye…


Damadına: Niye geç geliyorsun benim kızım yalnız kalsın diye mi verdim sana?
Gelinine: Bazı akşamlar çıkacaklar tabii hep evde olurlarsa canları sıkılır hoş görmek lazım…

Damadına: Hafta sonları niye çıkarmıyorsun hanımını çocuğunu evde otur otur hasta olacak kızım…
Gelinine: Eee hafta içi çalışıyorlar yoruluyorlar tabii, Pazar günü dinlenmek ister oğlum…



Mantık Dersi



Yeni öğretim yılına başlayan öğrenciler, haftalık ders programlarına yeni giren mantık dersini görürler. Çok geçmez bu derse yaşlı bir profesörün de gireceğini öğrenirler. Sonuçta merakla bekledikleri ilk mantık dersi başlar. Meraklı öğrencilerden biri söz ister:


— Sayın Profesör, mantık bize ne öğretir? Lütfen her şeyden önce bize bunu anlatır mısınız?

Profesör; kendine, derse, merak ve şüpheyle bakan öğrencilerine:

— Mantık dersinin insan düşüncesine yaptığı etkiyi açıklamak biraz güçtür. Onun için bunu sizlere bir örnekle açıklamak istiyorum. Farz edin ki, maden ocağından iki insan çıkıyor, birisinin üzeri tertemiz, diğerininki ise kömür karası içinde. Bunlardan hangisinin yıkanması gerekir?


Öğrenciler, hiç tereddüt etmez:

— Elbette ki, kirlisi yıkanmalıdır! diye bağırır.

Profesör, gülümseyerek konuşmasını sürdürür:


— İşte evlatlarım, mantık bu soruya yanıt vermeden önce şu soruyu sorar: “Nasıl olur da bir maden ocağından çıkan iki kişiden birinin üzeri tertemiz iken diğerinin ki kirli olabiliyor?”


Sil Gitsin



1- Sen aramayı, yazmayı bıraktığın an bakarsın ki o aramıyor, yazmıyor. Bütün ilişkiyi sen devam ettiriyorsun,
Sil gitsin!

2- Başkalarının sırlarını sana anlatan senin sırlarını da başkalarına anlatır.
Sil gitsin!


3- Tartışmayı bilmeyen, dinlemeyen, kendi fikrini dayatan insanla konuşacak bir şeyin yok.
Sil gitsin!

4- “Yoğunum” kelimesini ağzına sakız etmiş, sürekli zamansızlıktan dem vuranı,
Sil gitsin!

Unutma!. Zaman hiçbir zaman bulunmaz, ayırılır…


5- “Ben buyum” deyip sıyrılan insanla asla anlaşamayacaksın.
Sil gitsin!

6- Saatlerce kendi derdini anlatıp durur, bencillikten burnunun ucunu görmez.
Sil gitsin!

7- Ne yaparsan yap gülmez. Bazıları mutsuzluktan beslenir.
Sil gitsin!


8- Senden alır, alır, alır…. vermeye gelince beklentisiz sevgiden dem vurur.
Sil gitsin!

Değer veriyorsan değer görmelisin. Aksi aptallıktır…

9- Kendi yapamadığı için senin başarılarını küçümser. Hatta dürüstlük adı altında kıskançlığını kusar. Sıkma canını, onun derdi kendi acizliğiyle.
Sil gitsin!


10- Hayallerini dinlemeyenleri, acını ve mutluluğunu paylaşmayanları,
Sil gitsin!



Erkekleri Memnun Etmek…



Erkeklerin gidip kendilerine bir eş bulabilecekleri bir mağaza açılmıştır.

Mağaza 5 katlıdır ve her kat çıkıldıkça, kadınların özellikleri de yükselmektedir.

Mağazada sadece tek bir kural geçerlidir:

Herhangi bir katın kapısından içeri giren erkek, o kattan alış-veriş etmek zorundadır ve eğer bir üst kata çıkmak isterse, tekrar aşağı katlara inemez.


Bir gün bir grup erkek arkadaş, kendilerine kız seçmek için mağazaya gider,

Ve,

1.KAT: Kapıda şunlar yazılıdır:

“Bu kattaki kadınların çalışacak bir işleri var ve çocukları da severler.”

Erkekler yazıları okur ve şöyle derler:

“Eh, hiç yoktan iyidir ama bir de üst kata bakalım.”


2.KAT: Kapıda yazılanlar:

“Buradaki kadınların iyi bir işleri var, çocukları severler ve son derece güzellerdir.”

Erkekler :

“Hımmmm hiç fena değil ama acaba bir üst katta ne var?”

3.KAT:

“Buradaki kadınların çok iyi birer işleri var, çocukları severler, son derece güzeldirler ve ev işlerine de yardım istemezler.”


Erkekler :

“Aman Allah’ım, çok etkileyici ama yukarıda başka katlar da var.”

4.KAT:

“Buradaki kadınların işleri çok iyi, çocukları çok severler, gayet güzel olup, ev işlerine yardım edilmesini istemezler ve ayrıca son derece cazibelidirler.”

Erkekler şaşkınlıktan yutkunmaya başlarlar:

“İnanılmaz, bir üst katta bizi neyin beklediğini bir düşünün!”


Ve bir kat daha çıkarlar…

5.KAT: Şunlar yazmaktadır:

“Bu kat boştur ve sadece erkekleri memnun etmenin mümkün olmadığını kanıtlamak için konmuştur. Çıkış soldadır!!!”


22 Ağustos 2017 Salı

Eğitim sistemimiz



Geçenlerde kızımla sohbet ederken biraz geçmişe daldik. Bana dedi ki;
-Anne hani biz Hollanda’da yasiyorduk ya.(bir zamanlar orada yasamistik)
Orada evimizin önünde bir kanal vardi içinde su akan.Ben o kanalin yanindan geçerken cok korkardim. Neden Hollandalılar etrafina düşmemek için korkuluk yapmiyorlar ki?


-Kızım haklisin ama Hollandada belki yüzlerce kanal var hepsine yapamazlar.
Hem onlar daha da iyisini yapiyor biliyor musun? dedim.

-Ne yapıyorlar ki anne dedi.

– Çocuklara erken yaşta yüzme eğitimi veriyorlar. Okullarinda da zorunlu ders olarak hem de.
Yaa diye içini çekti önce.


-Keşke bizde de kanallar olsaydi , belki bize de yüzme dersleri verirlerdi dedi.

Çok güldüm, hem de düşündüm…
3 tarafi denizlerle çevrili olmasina rağmen yüzme bilmiyorduk. Hiç önemsemiyorduk bile.
Hele okullarda mecburi ders olarak vermek mi??

Güldürme beni…
Öyle ders mi olur beee…


Biz okullarimizda sabahtan aksama kadar öğrencileri siniflarimiza hapsederiz!!!
Kisa tenefuslerimiz vardir, yeter canim.
Hatta kocaman insanlari öğle arasi bahçeden çıkaramayız YASAK…Ya birşey olursa….
Hem okullarimizi kalin duvarlarla çeviririz ki kimse kaçamasın!!! Iyi bekçilik yapariz haaaa!!!!!

Onlari önce sıkar, isyan ettirir, sonra saflastirip duyarsiz ve uyuşuk yapariz.
Son olarak da bunlar neden böyle deyip ÜMİTSİZ VAKA olarak topluma salariz.


Eğer aralarindan bizim sözümüzü dinleyip at yarisina katilan olursa, onlari kamçılarız…
Hadi çalış test sinav………

AKILLI ÇOCUKLAR dir onlar ,çok SEVERIZ. Sözümüzden çıkmazlar . Ailelerinin de isteği üzerine ,sadece inek gibi ders çalışırlar. Ot gibi büyürler.
Çocukluklarını kaybettiklerini farkedemezler bile.
Ders ders ders. Ama önemli!!! 😏


MÜFREDAT ÇOK YIRTICI, öğrencilerin Ruhlarini yirtiyor.
ÖĞRENCİLER ÇOK BIKKIN mufredat agir geliyor. Sinav sistemi, konulari öğretmek yerine ezberliyor.
ÖĞRETMEN ise çok YORGUN mufredat veli okul arasinda sıkışıp kalmis kendisini bulamamıştır

SONUÇ MU???
ÜRETEMEYEN GENÇ. Düşünemeyen cahil toplum oluşuyor .
Kusura bakmayin ama söylenecek öyle çok derdimiz var ki?





(Alıntı)

Biz Yandık Siz Yanmayın



İlk uçan balonumuzla facianın eşiğinden döndük! Hani şu her yerde satılan uçan balonlar var çizgi film karakterli. Pepee, mickey mouse, niloya…. bin bir çeşit.


Çocuklar görünüşlerine özeniyor… Yıllardır hiç almadım tehlikeli olduğunu bildiğimden değil gereksiz bir oyuncak olduğunu düşündüğümden. İlk kez aldık. Küçük kumla (Gemlik) sahildeki bir satıcıdan.

Normalde uçan balonların helyum gazi ile doldurulması gerekiyor ve helyum tehlikeli bir gaz değil. Ama üçkâğıtçılar artık ona da el atmışlar.


Başımıza bu kötü olay geldikten sonra araştırırdım ki. Tanesi 5 TL ye satılan bu balonların içinde helyum gazi değil KARBIT VE LAVOBO ACICI kullanılıyormuş. Ki maliyetleri ucuz olsun. Ve bir bomba kadar etkisi varmış!

Maalesef ki bizimki de öyleymiş. Kızımın elinde bomba gibi bir sesle patladı ve ateş topuna döndü. Saniyeler içinde elleri tamamen yandı. Alevi sönmüyor balonun naylonu vücudunuza yapışıp ayrılmıyor.


Ben yanındaydım ve şükürler olsun ki anında müdahale ettim. Ya olmasaydım? Ellerinde 2.Derece derin yanıklar var sağ bacağının üst kısmında da…

İlk müdahalesini acil serviste genel cerrah yaptı. Ve söylediği ilk şey çok şanslıymışsınız kirpikleri, saçları da yanmış, Şükür ki gözleri ve yüzü yanmamış!

Yani daha kötüsü olabilirdi! Veya üzerinde kıyafet olsaydı alev alıp tutuşabilirdi daha birçok kötü senaryo… Ellerinde derin yanıklar olduğu için sinirlerin zarar görme ihtimaline karşılık Plastik Cerrahın da tedavimiz devam ediyor.


Bugün 4. Günümüz ve en az 10 gün boyunca da pansumanlarımız devam ediyor olacak. Umuyoruz ki bu kotu tecrübenin izlerini ömür boyu taşımak zorunda kalmaz minik prensesim….

Bu gönderiyi tüm annelere tüm ebeveynlere farkındalık oluşturmak için yazdım. Çoğu kişi maalesef bu balonların tehlikesini bilmediği için almaya devam ediyor. Lütfen paylaşın herkes okusun çocuklarının incecik bileğine bir bomba bağlamasınlar…

NECLA SEVİNÇ ERATALAY
(Alıntı)



Evimizdeki Bu Zehir Kaynağına Dikkat!



Anne babalar! Evimizdeki Bu Zehir Kaynağına Dikkat! “Kliniğime gelen 12 yaşlarındaki kız çocuğu, bana gelmeden yaklaşık iki sene önce aşırı halsizlik, yorgunluk ve mide bulantısı şikâyetleri ile ailesi tarafından bir tıp fakültesine götürülüyor.



Teşhis aplastik anemi. Bu kemik iliğinin baskılandığı ve neredeyse tüm kan hücrelerinin sıfırlandığı korkunç bir hastalık. Devreye hemen bu hastalığın tedavisi için kullanılan kemoterapi ilaçları ve kortizon giriyor. Küçük hastamın durumu iyice kötüleşiyor. Ölümün eşiğine gelen çocuktaki asıl sorun neymiş biliyor musunuz? Ağır metal zehirlenmesi..



Zehirlenmenin kaynağı mı? Tost makinesi. Anne tost makinesinin yüzeyi çizildiği için önlem almak adına içini alüminyum folyo ile kaplamış. Yani yediği tostlarla küçük kızın vücudunda yüksek miktarda alüminyum birikmiş. Vücut ağır metallerin yükü altında, ilik baskılanmış kan hücresi üretemiyor. Neyse ki, hastam ağır metalleri vücuttan atan şelasyon tedavisine başladıktan kısa süre sonra tamamen iyileşti.



Alüminyum folyolar ısıyla temas ettiklerinde muhafaza ettikleri yiyeceğin içine alüminyum salmaya başlarlar. Bunu bilmeyen birçok ev hanımı, balığı, sebzeyi bu folyolara sarıp fırına atar. Aslında kimse bunu bilmek zorunda değil. Esas sorumluluk folyoyu yapan ve bu bilgiyi paylaşmayan üreticide, onu denetlemeyen kurumlarda. Ama maalesef kimse bizi korumadığı için, bütün tehlikeleri öğrenmek ve önlem almak yine bizlere düşüyor..”




-Dr.Ümit Aktaş : https://www.umitaktas.com/
(Alıntı)

21 Ağustos 2017 Pazartesi

Lider Olunur mu? Doğulur mu?



1993 Yılında bir yaz gecesi, Adana Doğankent’te gece ayarısına yakın saatlerde karakol bir anda çapraz ateşe alınıyor.

Etrafta doğal bir yükseltiyi bırak yüksek bir bina bile olmadığı için ağır silah kurmadan 10 veya daha az sayıda terörist doğu batı istikametinde ellerinde yalnız kalaşnikoflar ve el bombaları olduğu halde saldırıya geçiyor. Gecenin sükuneti sürerken birdenbire çapraz ateşe başlıyorlar. Karakolda o güne kadar doğru düzgün silah ateşlemiş tek bir asker bile yok.


Zaten Doğankent’teki bütün olay “tarlalarda esrar var mı diye bak, yol kes, idari arama yap, ‘kocam beni çok dövüyor söyleyin az dövsün’ diye karakol ziyaret eden hanımlardan ifade al” ekseninde gerçekleştiği için bu birdenbire gelen silahlı saldırı karakolu paniğe sevk ediyor.

Karakolda bir adet MG3 var, onun dışında alay komutanının da deyişiyle içeride “bi bok yok”.

Akerlerimiz can havliyle MG3’ü iki şeridiyle beraber çatıya kuşların yuva yaptığı mevziye çıkarmaya çalışıyorlar. Silahını kapan dışarı kendini atıp duvar dibine mevzi almaya çalışıyor. Herkes don atlet, duvarlara kolonlara camlara habire mermi isabet ediyor ve ilk bir iki dakikada karakol buna hiçbir karşılık veremiyor.


Çapraz ateşi kırmanın tek yolu da gökten ejderhalarınız yardıma gelmiyorsa üstün ateş gücüdür. Pusuya girenler pusu atanlara bunaltıcı bir volümde mermi yağdırmayı başarırlarsa kafayı kaldırıp durum değerlendirmesi yapabilir, inisiyatifi ele alabilir, oradan çıkmak için manevraya girişebilir. Yapamazsanız oraya yapışır kalırsınız. Burnunuzu bile çıkaramazsınız. Bu zayıflığı da düşmanlarınız fark ederse yaklaştıkça yaklaşırlar ve birden el bombası menziline girersiniz. Sonrası felaket.

Doğankent Karakol Komutanı Astsubay Başçavuş, karakolda yattığı ve o sırada orada bulunduğu halde odasının delik deşik olması yüzünden can derdine düşüyor.


Silahı elde, yatağının yanına çöküyor ve orada kalakalıyor. Karakolu kendi haline bırakıyor. Diğer astsubaylar da izinli. Erleri yönlendirecek kimse yok ortalarda. Böylece karakolda tam bir cehennem senaryosu hüküm sürüyor. ve teröristler bunu da çok geçmeden fark ediyor. Ateşi yoğunlaştırıp yaklaşmaya başlıyorlar, silah sesleri gitgide yakına geliyor.


Bu sırada en olması beklenmeyen şey vukua geliyor ve erbaşlar arasında bir çocuk öne çıkıyor, beyaz atleti şortu ile diğerlerinden ayıramayacağınız elinde G3’ü ile duran bir uzun dönem asker. Ateş sürerken kaos esnasında kafasını parapetin üzerinden kaldırıp kendince durum değerlendirmesi yapıyor. Bir onbaşı bu. 20 yaşında. Kafasının üzerinde vızıldayan mermilerden bir gram çekinmiyor. Atış ve yaklaşma noktalarına üstünkörü bir bakıp başlıyor emirler yağdırmaya.


-“Hüseyin sen şu duvara koş”,
-“Selim sen şu noktayı tara”,
-“Kadir sen her otuz saniyede bir aydınlatma mayını at, önümüzü görelim”,
-“MG3 sen şu alanı tara, sırtımızı temin et” diye bağırarak duvarın ardında ayağa kalkıp bizzat kontrollü bir atışa başlıyor.

Bunu gören erler korkularından silkiniyorlar. O ana kadar ne yapacaklarını bilemeden titreyen er-erbaşlar, birden arkadaşlarından gelen kendinden çok emin ve otoriter bir edayla verilen bu emirleri hiç sorgulamadan hemen harfiyen uygulamaya başlıyor ve hayatında 3 mermiden fazlasını atmamış olan, başlarında komutanları olmayan bu çocuklar bir anda inanılmaz bir savunma duvarı oluşturuyorlar. Kendi başlarına…


Askerliğin pratiğine dair fikirleri olmayan askerler korkunç bir ateş volümü yakalıyorlar. Onbaşı o kadar doğal bir liderlik sergiliyor ki çatışma 10-12 dakikayı geçince atış yoğunluğunun azalmaması için koruma ateşi desteğinde malzemeliğe iki arkadaşını gönderip mermi ikmali falan da yaptırıyor. Ateş altında kendine komando binbaşı diyenlere taş çıkartırcasına karar veriyor, uyguluyor, sevk ediyor. Savaş alanını domine ediyor herif.


Teröristler de bakıyorlar ki işin rengi değişmeye başlıyor, komando unsurlarının karakolda olduğunu falan düşünüp, aynı zamanda mermileri de azaldığı için çatışarak çekilip kaçıyorlar. Sakızlı, Hacıali istikametinden Tarsus tarafına doğru fıyıyorlar. Daha bildik bir tabirle “gece karanlığından faydalanarak” gidiyorlar. Ama öğlen güneşi altında kaçsalar da kovalayacak kimse yok zaten. Sonra ertesi gün oluyor. Raporda, “Doğankent bütün gece çatışmış, ölü yaralı yok” diyorlar. Başçavuş, silah sesleri kesilince odasından çıkıp telsizle yardım istemiş. Yardım gelince de erlerin ifadeleri doğrultusunda hemen göz altına alınıyor. Bilahare bir buçuk yıl kadar süren bir mahkeme süresince “Korktum” diye kendini savunuyor. Askeri hakim heyeti de korkmanın insani bir duygu olduğu yönünde emsal bir karar alıyor. Başçavuş ceza almıyor ama meslekten de ilişiğini kesiyorlar.


İl Jandarma Alay Komutanı, karakoldaki kurşun deliklerine bakıyor. Yaklaşık 1000-1200 mermi isabeti var. Karakolun her yeri İsviçre peyniri gibi olmuş. 45 dakika bir saat boyunca erlerin neler yaptıklarını dinliyor. Tüm erler tek bir onbaşıyı işaret ediyorlar. Bizi o sevk ve idare etti komutanım diyorlar. Jandarma Albay, onbaşıyı karşısına alıyor. Hikayeyi bir de ondan dinliyor.

Jandarma Albay, onbaşıyı karşısına alıyor. Hikayeyi bir de ondan dinliyor.


Zira o onbaşı olmasaydı bir ihtimal o gün gazeteler 30 şehit haberi yazacaklardı. Şans. Albay da biliyor ki o gün herkes şansa kurtuldu karakolda. Ve oraya zorunlu askerlikle getirilmiş, aslında o işi kariyeri olarak yapmayan, yapmak istemeyen bir güruh içinde tam da ihtiyaç anında bir doğal lider çıkması ne büyük bir şans.

– Nerelisin sen onbaşı?
– İzmirliyim komutanım.
– Ne iş yapıyorsun?
– Kunduracı kalfasıyım komutanım.
– Karakolu bütün gece savunmuşsunuz evladım, bizzat sevk ve idare etmişsin. Hiç korkmadın mı?
– Korktum komutanım.
– Ee? Nasıl başladın ya emir vermeye?
– Kendimi sorumlu hissettim komutanım. En rütbeli bendim. Onbaşı, teröristlerin nerelerden geldiklerini, ne tip silahları olduğunu, malzemeliğin kapısını nasıl kırmak zorunda kaldıklarını anlatır. O anlattıkça zabitan heyeti dinler. Adana’nın ne kadar rütbelisi varsa bu kunduracı onbaşının sözünü kesmez. Karşısında da oturmazlar. Lider yetiştirilenlerin lider doğana bir yerde saygılı olması da böyle insanın içine çok işleyen bir manzaradır. Sanki bütün o üniformaların, maskelerin ardında askerliğin daha antik koduna şahit olmak gibidir bu. Nihayetinde askerlik kahramanlık mesleğidir. Arada gerçek kahraman da görürsünüz. Bu onbaşı gibi.


Bilahare Doğankent Karakolu hemen tadilata girer, dört makineli tüfek bir zırhlı araç ile takviye edilir. Astsubay yerine bir de üsteğmen atanır ve kahraman onbaşı önünde kalan 90 günlük askerliğini yapmaz. Hemen o gün terhise hak kazanır. Kendisine, verildiğini çok nadir gördüğüm kırmızı tezkere yazılır ve bunu 6. Kolordu Komutanı Korgeneral bizzat eliyle, takdirnamesiyle beraber imzalar.

Bu onbaşıların çoğunlukta olduğu bir ordu yaratmak yerine onları kırmızı tezkerelerle eve erken gönderip yola katırlarla devam etmek de sanırsam bize has bir ironidir.