31 Temmuz 2017 Pazartesi

Dünyanın En Güzel Tablosu



Meşhur bir ressam, günün birinde dünyanın en güzel resmini yapmaya karar verdi. Bunun için dünya da en güzel şeyin ne olabileceğine dair bilgi toplamak üzere uzun bir yolculuğa çıktı.

Ağaçlık bir yolda giderken, beli bükülmüş yaşlı bir adamın yol kenarına oturmuş olduğunu gördü. Yanına giderek ona dünyanın en güzel şeyinin ne olduğunu sordu. İhtiyar hiç tereddüt etmeden:


– “İmandır” dedi.

Sonra, bir kasabadan geçerken, bir mabedin kapısı önünde toplanmış bir düğün kalabalığına rast geldi. Kalabalığın arasına girerek genç geline:

– “Dünyanın en güzel şeyi nedir sizce?” diye sordu.

Gelin, damadın gözlerinin içine bakarak:


– “Dünyanın en güzel şeyi olsa olsa aşktır!” dedi.

Ressam yoluna devam etti. Tozlu bir yolda giderken cepheden gelen yorgun bir askere denk geldi. Aynı soruyu ona da sordu. Asker:

– “Dünyada en güzel şey barıştır!” dedi.

– “Ressam kendi kendine eğer bu dünyanın en güzel şeyleri iman, aşk ve barışsa ben bunların resmini nasıl yapabilirim ki? Diye düşünmeye başladı. O düşünceyle evine döndü.


Evinin kapısından içeri girdiğinde ise dünyanın en güzel manzarasının karşısında olduğunu düşündü. Çocukların masum bakışlarında “iman”, karısının gözünde “aşk”, evinde ise “barış” hali hüküm sürüyordu.


Bunlardan aldığı ilhamla ressam, dünyanın en güzel şeyinin resmini yapmaya koyuldu. Resim bitince de tabloya şu adı verdi:

– “Evim!”



Affetmek



Lise öğretmeni derste öğrencilerine şöyle der: “Yarın hepiniz birer plastik torba ve beşer kilo patates getireceksiniz!”

Ertesi sabah hepsinin sıralarının üzerinde patatesler ve torbalar hazırdır.


Öğretmen : “Şimdi, bugüne kadar affetmeyi reddettiğiniz her kişi için bir patates alın, o kişinin adını o patatesin üzerine yazıp torbanın içine koyun!”

Bazı öğrenciler torbalarına 3’er-5’er tane patates koyarken, bazılarının torbası neredeyse ağzına kadar dolmuştur.


Öğretmen : “Bir hafta boyunca nereye giderseniz gidin, bu torbaları yanınızda taşıyacaksınız. Yattığınız yatakta, bindiğiniz otobüste, okulda hep yanınızda olacaklar.”

Aradan bir hafta geçer. Hocaları sınıfa girer girmez, öğrenciler şikayete başlarlar: “Hocam, bu ağır torbayı her yere taşımak çok zor. Hocam, patatesler kokmaya başladı. İnsanlar tuhaf bakıyorlar, hem sıkıldık hem yorulduk….”


Öğretmen : “Görüyorsunuz ki, affetmeyerek asıl kendimizi cezalandırıyoruz. Kendimizi ruhumuzda ağır yükler taşımaya mahkum ediyoruz. Affetmeyi karşımızdakine bir iyilik olarak düşünüyoruz..”

Aslında affetmek en başta kendimize yaptığımız bir iyiliktir.



Yeşim Taşı



Genç bir adam, değerli taşlara ilgi duyarmış ve mücevher ustası olmaya karar vermiş. “Bu mesleği yapacaksam, iyi bir mücevher ustası olmalıyım” diye düşünmüş ve ülkedeki en iyi mücevher ustasını aramaya başlamış. Sonunda bulmuş, yanına varmış, bir süre bekledikten sonra usta tarafından kabul edilmiş. “Anlat, dinliyorum” demiş usta. Genç adam anlatmaya başlamış; taşlara ilgi duyduğunu ve iyi bir mücevher ustası olmaya karar verdiğini heyecanla anlatmış. Yaşlı usta sesini çıkarmadan genç adamı dinlemiş, sözleri bitince de ona bir taş uzatmış, “Bu bir yeşim taşıdır” dedikten sonra genç adamın avucuna taşı bırakmış ve avucunu kapatmış.


“Avucunu aynen böyle kapalı tut ve bir yıl boyunca hiç açma. Bir yıl sonra tekrar gel. Haydi şimdi güle güle” demiş ve şaşkın genç adamı öylece bırakıp kalkmış, odadan çıkmış.

Genç adam evine dönmüş, kendisini merakla bekleyen annesiyle babasına neler olduğunu anlatmış. Anlattıkça da kendisine çok anlamsız gelen bu hareketi ve soğuk konuşması nedeniyle kızdığı ustaya olan öfkesi artıyormuş. Günler geçmeye başlamış. Genç adam sürekli söyleniyor ama avucunu hiç açmıyormuş. “Nasıl böyle budalaca bir şey yapmamı ister. Bir de ülkenin en iyi mücevher ustası olacak. Bu saçmalığa bir yıl boyunca nasıl katlanacağım, böyle bir eziyetle nasıl yaşarım, bu ne biçim ustalık? Ustalık kaprisi yapacaksa, bari başından yapmasaydı.” diye devamlı söyleniyor, her önüne gelene ustadan yakınıyor ama avucunu hiç açmıyormuş. Avucu kapalı uyuyor, bütün işlerini diğer eliyle yapıyormuş.


Ve bu duruma da giderek alışmaya, diğer elini çok rahat kullanmaya başlamış. Uyurken de yanlışlıkla avucu açılıp taş düşmesin diye hep yarı uyanık uyuyormuş. Böylece bir yıl geçmiş, her günü zorluklarla dolu, her gecesi de yarım uykuyla yaşanmış bir yılı tamamlamış.

Ve o gün gelmiş. Genç adam tam bir yıl sonra, büyük ustanın karşısına çıkmış. Usta bir süre beklettikten sonra yanına gelince, genç adam ne kadar saçma bulursa bulsun, bu sınavı başarıyla tamamlamış olmanın verdiği gururla elini uzatmış, avucunu açmış. İşte taşın” demiş, “Bir yıl boyunca avucumda taşıdım, şimdi ne yapacağım?”


Yaşlı usta sakin bir sesle cevap vermiş:

“Şimdi sana bir başka yeşim taşı vereceğim, onu da aynı şekilde bir yıl boyunca avucunda taşıyacaksın.”

Bu söz üzerine genç adam bütün sükunetini kaybetmiş, bağırıp çağırmaya başlamış. Yaşlı ustayı bunaklıkla, delilikle suçlamış, mücevher ustalığını öğrenmek için gelen genç bir insana böyle eziyet ettiği için, hasta olduğunu bağıra çağıra söylemiş. Genç adam bağırıp çağırırken, yaşlı usta ona hissettirmeden bir taşı avucuna sıkıştırmış.


Öfkeden yüzü kıpkırmızı genç adam, bir yandan bağırıp çağırırken avucundaki taşı hissetmiş. Durmuş, taşı biraz daha sıkmış ve heyecanla konuşmuş: “Bu taş yeşim taşı değil usta!”

Öğrenmek için zaman gerekir, sabır gerekir, ustaları izlemek gerekir. Dünya hızlandıkça zaman kısalabilir ama öğrenmenin esası değişmez.



22 Temmuz 2017 Cumartesi

İZMİR DE YAŞANMIŞ İLGİNÇ OLAYLARDAN ÖRNEKLER



Evet, yaşantısı gerçeği ile, güzel nitelikli anıları çok olan şehir İzmir. Cuma akşamı gecenin bir yarısı Alsancak'ta taksi arıyordum. Fakat etrafta bir tane bile yoktu. Arabasını park etmiş yemek yiyen bir
taksi şoförü gördüm. Adama yaklaşıp, "Abi müsait misin?" dedim. O da, "Ehliyetin var mi?" diye sordu.




Karşıyaka'ya kadar taksiyi ben kullandım, o paşa paşa yemeğini yedi. Bunu hangi ülkede yaşayabilirsin. Bir arkadaş anlattı. Geçenlerde Alsancak da yürürken sıkışınca McDonalds'in tuvaletine girmiş. Tuvaletten sonra elini kolunu sallaya sallaya restorandan çıkarken elemanlardan biri arkasından seslenmiş:




"Bir gün yemeğe de bekleriz..." İzmirliler bilir, toplu taşımada Kentkart uygulaması vardır. Karta para yüklersiniz,otobüslerde manyetik okuyucuya tutarsınız ve okuyucu okuduğuna dair sinyal sesi Kentkart uygulamasının ilk yılları idi. Yaşlı ama çok tonton bir teyze elinde Kentkartla otobüse bindi. 




Nedense kartı şoförün suratına doğru tuttu (Herhalde paso gibi gösterilecek zannetti). Şoför iki-üç saniyelik şaşkınlık periyodunu atlattıktan sonra, "Biiiiip!" dedi. Teyze bi şey olmamış gibi geçip şoförün arkasına oturdu.




Otobüsteki herkes kahkahalarla gülerken bense şoförün zekasına hayran olmuştum Böylesine aşırı güzelliklerle dolu bir şehri ve insanlarını sevmemek mümkün mü ????

İzmir' lim olsun olmasın gülücükleriniz eksik olmasın.



21 Temmuz 2017 Cuma

İnsan olduğunu anlamak



Sabahın altısıydı telefonum çaldı.

Arayan Jim.


Eski bir öğrencim nefes nefese;
– Bunu görmelisiniz Profesör..
Erken kaldırılmayı sevmiyorum..
+ Hey Jim,yaşım 79,ve emin ol çok şey gördüm..
– Hayır Bay Langdon..
Bunu görmelisiniz…
dedi.


Bu ısrarına dayanamayıp evden ayrıldım ve Jim’in Melbourne’deki kliniğine doğru yola koyuldum..
Saat 8 deki hastasını kesinlikle görmem gerektiğini söyledi..
Ben tecrübeme istinaden çok bir beklenti içinde değildim..

Saat 8 oldu,ve bir adam, kucağında,2,5 yaşlarında sarışın bir erkek çocuğuyla çıkageldi..
“tibial hemimelia..”


Yani her iki bacağı da doğuştan kasıklarından itibaren yok..
ismi Ted.

Ted yüzüme baktı,gülümsedi..
Sanki Tanrı yeryüzünde yeni bir Irmak yaratmış gibi bir heyecan sardı içimi..
Sonra gitti..


Birşey yapılmalıydı..
Jim,protez bacak için ölçü ve modeli belirledi ama Ailenin durumu ülke standartlarının altında olduğu için maliyeti asla karşılayamayacaktı..

Umutsuzduk..
Mutsuzduk..

2,5 yaşında bir çocuk,en tatlı adımlarını atacağı yaşlarda ve henüz yürümek nedir bilmiyor..
Arabamı sattım..


Jim’e söyledigimde çok şey demedi,gülümsedi o da küçük Ted gibi..

Zaten bir eşim yok,çocuğumda yok,alt tarafı bir araba..Neler oluyordu bilmiyordum,ama içimde değişik bir heyecan vardı..

Protezler yapıldı,
geldi..
Takıldı..


Ted’e sadece yürümek kalmıştı..
Ted yürüdü..

Yanıma geldi,yüzüme baktı,gülümsedi…

‘büyükbaba’ dedi..

Babası ağlıyordu.

Jim de..


Annesi de..

Sadece ben ve Ted ağlamıyorduk..

Yetiştirme yurdunda büyüyünce ağlamayı unutman gerekiyor..

79 yıl bekledim ağlamak için…

Ve ağladım..

Ve anladım..


İnsan olduğunu anlaman için,birinin gülümsemesine sebep olman gerekiyormuş..

Prof.Dr.Thomas Langdon



Huzur Evi



Beş senedir huzurevinde yaşayan bir annemizin kaleminden...

Buz gibi odalarla dolu kocaman binalar diktiler ülkeme. İçine ömürlerinin son demlerinde olan anneleri, babaları doldurdular. Adına huzur evi dediler. Oysa huzur hiç uğramadı oraya. Eskiden yaşlılarımızı kapatmazdık başka yerlere. Onların yüzü suyu hürmetine belalar def oluyor der, onları nimet bilirdik. Boyunlarını bükük bırakmazdık.



Dışarıdan huzurlu gibi görünen, bu sessiz sakin binalarda, ne fırtınalar kopuyor kimbilir. Kaç anne anlatmak, haykırmak istedi duygularını, kaç anne yazmak istedi bilinmez. O annelerin adına yazdım bu satırları. Bu mektup huzursuz odalardaki yüreği yorgun annelerin sessiz çığlıklarıdır….

Takvime baktım da 5 sene olmuş buraya geleli. Nasıl geçti o 5 sene bir de bana sor. Çok bakmıyorum takvimlere. İçim sıkılıyor, zaman geçmiyor. Eskiden su gibi akıp geçiyor zaman derdim. Şimdi öyle düşünmüyorum. Demek insan mutluyken çabuk geçermiş zaman. Hapishanedekileri şimdi daha iyi anlıyorum. Beni buraya bıraktığın gün anneler günüydü hatırlıyor musun? O günden beri anneler günü denen gün benim için daha da bir anlamsızlaştı. Her sene bugün anne olmak ayrı bir acı veriyor bana…



Sen küçük bir çocuktun daha. Hiç bir yere bırakmazdım ben seni, öyle savunmasız, öyle masumdun ki, kimselere güvenip yollamazdım. Yanımdan hiç ayırmazdım. Şimdi beni nasıl olupta tanımadığın insanlara teslim ettiğini düşünüyorum. Gözden çıkarılmış eski bir eşya gibi hissediyorum kendimi. Yıpranmış, işe yaramaz. Kırgınlık mı? Belki, kırgınım biraz…



Geçen gün eski komşumuz Mevlüde teyzenin kızı Şükran geldi. Yolda görmüş seni. “Neden bıraktın anneni” diye sormuş sana. “Kendisi istedi” demişsin. “Maaşıda var bakıyorlar, yeri sıcak, her işi görülüyor içim rahat” demişsin. Kendim istemiştim evet, bazen naz yapma kabilinden ” Yaşlanınca huzurevine gönderin beni, kimseye yük olmak istemem” derdim. Ama içten içe hiç konduramazdım bu durumu, ne kendime, ne sana. “Bırakmaz beni bir yere” derdim. Tıpkı küçükken benim seni bırakmadığım gibi, beni hiç bırakmazsın sanırdım.



Yaramaz bir çocuktun sen. Yerinde duramayan serseri bir mayın gibiydin.Kaç kez ısırdım dudaklarımı sana bağırmamak için, kaç kez sıktım yumruğumu vurmayayım diye. Ama hiç vurmadım sana, hiç kırmadım kalbini… Komşulardan biri sana “çok yaramaz” dedi diye aylarca onun yüzüne bakmamıştım. Kimse laf söylemesin, incitmesin isterdim. Tahammül edemezdim sana dikilen sert bir bakışa bile…



Geçen gün bana “bunak kadın” dedi bakıcının biri. Hasta bezini lavaboda unutmuşum. Arada oluyor tutamıyorum diye vermişlerdi. Diğerleride duydu ya, nasıl utandım bir bilsen… Daha ne laflar söylüyorlarda dilim varmıyor söylemeye. Kırar mıyım, incitir miyim diye kim düşünüyor ki? Çok hassastım eskiden bilirsin, çabuk alınırdım. Hem benden titizi mi vardı? Kimselerin işini beğenmezdim. Şimdi yemek yerken bile yoruluyorum,üstüme döküyorum. Bazen yatarak kılıyorum namazlarımı. Secdeye başımı koyup uzun uzun öylece kalmayı ne çok özledim…



Yaşlansam da geleceğe dair umutlar besliyordum buraya gelmeden evvel. Evladımı büyüttüm nasıl olsa, artık yorgunluklar biter, ben rahat otururum torunlarımı severim, sen sorarsın “anne ilacını getireyim mi, bir şeye ihtiyacın var mı?” diye. arkama yastık koyarsın, kesemediğim tırnaklarımı sen kesersin sanıyordum. Şimdi çoğu kez tırnaklarımı keserken kanattıklarını bilmezsin tabi…



Gerçi benden daha beterleride var burada. Emine Bacı vardı mesela. Köyden gelmişti. Bir ay kadar oldu öleli. Bir sene evvelde Alzheimer hastası olan kocası ölmüştü. Çok çekti zavallı. Üç oğlu varmış Emine Bacı’nın. Aslan gibiymiş hepsi. Ben görmedim, gelmezlerdi hiç. Üç adam bir anayı sığdıramamışlar evlerine. Bağ bahçe gezmeye alışmış kadın. Hiç oturup kalmamış yerinde. Burada nasıl zorlandı, neler çekti Allah biliyor. Her yaz köyüne gidecek diye umut ederdi. Haber göndermiş oğlu, “Annemin ancak ölüsü çıkar oradan” demiş. Köylülerden çıkarıp bakmak isteyenler olmuş, ona da izin vermemişler. Bir keresinde pencereden atlamaya kalktı da zor tuttu bakıcılar. En son oğlu bayramlık göndermişti, “zıkkım olsun ondan gelen” dedi, giymedi elbiseyi. Hiç oğlum, yavrum demedi. “Köyüm” dedi, “evim” dedi durdu gariban. Bir sabah yatağında ölü buldular. Ölümü bile yalnız oldu Emine Bacı’nın.() Ooof off hangisini anlatsam, daha neler var neler…



Şu bakıcı kadını sevemedim bir türlü. Sanki özel olarak seçmişler. Bu kadar mı merhametsiz olur bir insan ? Hiç mi gülmez yüzü ya hu? Her gün odaya gelince burnunu tutuyor. Pis kokuyormuş. Pencereyi sonuna kadar açıyor. Mutlaka yarım saat açık tutuyor. Çok üşüyorum. Zaten parmaklarımda da can kalmamış sanki, kolay kolay ısınmıyor eskisi gibi…

Hatırlar mısın ilkokula gittiğin o yılları. Kışın kuzine sobayı yakardım. Sen gelmeden yemeği hazır eder, sobanın üzerine koyardım. Sen seviyorsun diye sobanın fırınında bir kaç tane küçük patatesi pişirirdim muhakkak. Okuldan gelir gelmez sobanın yanına koşardın. İlk işin tencereye bakmak olurdu. Genelde sevdiğin yemekleri yapardım. Ellerin üşümüş diye avuçlarımın içine ellerini alır ısıtırdım, öperdim öperdim…



Sık sık uğrarım demiştin. Tam 8 ay olmuş uğramayalı. İşlerin yoğunmuş, zamanın yokmuş. Torunlarımda sormuyorlar demek. Yeni eve taşınmışsın aldım haberini. Arkadaşın Zehra söyledi. Vefalı kızdır, arada geliyor sağolsun. Annesi de babası da yanında vefat etmiş. Hiç bırakmamış bir yere, yanından ayırmamış. İmrenmedim desem yalan söylerim… “Evi çok büyük” dedi. Kocaman odaları, geniş bir balkonu varmış evinin. Yeni mobilyalar almışsın, eskileri elden çıkarmışsın.Tıpkı beni çıkardığın gibi… Herşeyi sığdırdın da evine, bir beni sığdıramadın a kuzum. Hadi onu da geçtim. Bir kere “Anne gel evimi gör, bir kaç gün kal” bile demedin… Zehra’ya “Anneler gününde görmeye gideceğim” demişsin… Ben anneler gününü hiç beklemiyorum biliyor musun? Anne olmak acı verir mi insana? O gün bana acı veriyor yavrum. Artık kendimi bir anne gibi hissedemediğim için belkide… Bir evlat bir torun sevemezsen, çevrende anne diyen olmazsa sana, ne anlamı var anne olmanın?



Ölene imrenilir mi hiç? İmreniyorum işte. Kimin öldüğünü duysam “darısı başıma” diyorum. Hayaller umutlar, mutlu zamanlarmış insanı ayakta tutan. Onlar yoksa yaşamak zulüm olurmuş meğer…

Kim icat etmiş bu huzursuz evleri? Rahat yüzü görmesin deyip her gün beddua ediyorum. Huzur eviymiş. Hergün ölüp ölüp diriliyorum bu huzursuz odada. Hiç tanımadığım, mizacımın uymadığı insanlarla yatıp kalkıyorum. Hiç bir şey bana ait değil. Söz hakkım yok, elbiselerim bile benim değil sanki. “Allahım al emanetini ne olur, bu yükü taşıyamıyorum…”



Bu huzursuz evleri icat edenler mi çıkarmış anneler günü denen yalancı günü? İnsanlar yaşlı annelerini bu evlere kapatsın da sonra anneler günü olunca ziyaret etsinler diye öyle mi?

Bak yine geldi o uğursuz gün. Zehra geleceğini söylemişti. Gelsen de bir, gelmesen de artık. Ben anneler gününü hiç sevemedim biliyor musun? Dünyalara sığmayan anne yüreğim huzursuz bir odaya hapsedildi. Ne sevmenin, ne anneliğimin bir anlamı yok artık… Çok üşüyorum. Hem parmaklarımda da can kalmamış sanki, kolay kolay ısınmıyor eskisi gibi…



20 Temmuz 2017 Perşembe

Ben Böyle Değildim



Kapı komşu sayılırdık. Fakat onu ancak mahallemizdeki kahvehanede görürdüm. Her zaman pencere kenarındaki bir masada oturur ve arkadaşlarıyla birlikte sabahtan akşama kadar kağıt oynardı.
Bir gün beni yanına çağırarak:


Gel bir çayımı iç dedi. Sadece selam verip geçmek olmaz.
Yalnız olduğu için gittim. El sıkışırken:

Sigara dumanı dokunduğundan pek uğrayamıyorum, dedim. Hem yapacak o kadar çok işim var ki.
Çok alıngan bir insandı. Küskün bir ifadeyle:

Doğru, dedi. Bizim yapacak bir işimiz yok. Esasında hepimizin işi çok fazla, dedim. Ebedi hayatımızı bu kısa ömürde kazanmak zorunda değil miyiz?


Haklısın, dedi. Fakat bu illettten bir türlü kurtulamıyorum.
Sebebini sordum.

Arkadaşlarımı kıramıyorum, diye cevap verdi. Her gün mutlaka çağırıyorlar.
Parmağımla işaret ederek :


Karşıdaki caminin müezzinini tanıyorsun değil mi ? dedim.
Yirmi yıllık müezzini nasıl tanımam diye atıldı. Neden sordun ki?
Öyle aklıma geldi işte, dedim. O da günde beş defa camiye çağırıyor da.
Yüzü hafifçe kızardı. Başını öne eğerken:

Ben eskiden böyle değildim, dedi. Fakat genç yaşta emekli olduktan sonra buralardan çıkamaz hale geldim. Artık kurtulacağımı da sanmıyorum.


Aradan birkaç hafta geçtikten sonra, onu kahvehanede göremez oldum. Arkadaşlarına sorunca:
Çok hasta dediler. Pek fazla ümit yokmuş.

O akşam ziyaretine gittim. Aşırı derecede zayıflamış ve sanki on yaş birden ihtiyarlamıştı. Başında Kuran okuyan oğlu beni görünce:


İyi ki geldiniz, dedi. Babam çok ağırlaştı.
Konuşabiliyor mu ? diye sordum.
Hayır, dedi. Ama arada bir “ sanzotu “ diye sayıklıyor.
O da ne ? dedim.

Bi de anlayamadık, diye cevap verdi. Fakat iyi duyduk “sanzotu“ diyor.
Semizotu olmasın ? dedim. Sever miydi.


Ağzına bile koymazdı, diye atıldı eşi. Benim de aklıma geldi ama…
Herhalde bir ilaçtır, dedim. Hemen gidip bakayım.

Eczaneden elim boş döndüm. Eve geldiğimde herkes ağlıyordu. Kapıyı açan çocuk:
Babam biraz önce vefat etti, dedi. Üstelik hep o ilacı sayıklayarak. Bulabildiniz mi?


Artık önemi yok, diyerek lafı değiştirdim. Çünkü eczanede bana gülmüşler ve sanzotunun, iskambil oyunlarında geçen bir kelime olduğunu söylemişlerdi.




19 Temmuz 2017 Çarşamba

Günlük Hesap



Her sabah hesabınıza 86.400 TL yatıran bir banka düşünün.

Gün boyu istediğiniz kadar parayı harcamakta veya harcamamakta serbestsiniz. Parayı istediğiniz şekilde kullanabilirsiniz. Oyunun sadece tek bir koşulu var:



Harcamayı başaramadığınız “meblağ ertesi güne devretmez, akşam hesabınızdan geri çekilir ve bu paranın hiçbir bölümünü ne sebeble olursa olsun saklayamazsınız.”

Bir önceki günün tutarının tamamını harcamış veya hiçbir bölümünü harcamamış da olsanız ertesi sabah hesabınızda yine 86.400 TL bulacaksınız. Nasıl keyifli değil mi ?…



Farkında olsanız da olmasanız da aslında hepimizin böyle bir bankası var…

Adı ”Zaman” Her sabah 86.400 Saniye hesabınıza yatıyor ve o gün daha fazlasını asla harcayamıyorsunuz.

Kullanamadığınız kısım ise akıp gidiyor ve hesabınızdan siliniyor, hiç devretmiyor.

Her gün size yeni bir hesap açılıyor,her akşam günün bakiyesi siliniyor…



Eğer günlük hesabınızı kullanmadıysanız, bu zarar sizindir, geriye dönüş yok, yarından avans çekmek yok…

Bugünü, bugünkü hesaptan yaşamalısınız…

Zaman hiç kimseyi beklemez…

Dün artık mazi oldu.


Yarın ise muamma…

Bugün ise avuçlarımızın içinde bize sunulmuş bir armağandır..





18 Temmuz 2017 Salı

Çilek



Diyarbakır’ın bir dağ köyünde ilköğretimde görev yapan arkadaşımın arkadaşı olan Ahmet S. Matematik dersinde;
– Bir kasada şu kadar çilek varsa, 10 kasada kaç çilek vardır? Diye öğrencilerine bir soru soruyor.

Öğrenciler:
– Öğretmenim çilek ne? Diyorlar.


Öğretmen:
– İşte çocuklar çilek.
– Biz hiç çilek yemedik. diyorlar.

Bunun üzerine öğretmen pes etmiyor, oturup Bursa’daki tarım firmalarına toprak numunesi yolluyor ve diyor ki;
– Bu toprakta çilek yetişir mi ? diyor.


Bursa’daki firmalardan cevap geliyor.
– Evet Diyarbakır şartlarında çilek yetişir.

Mektubun yanında çilek fideleri ve yetiştirme şeklini anlatan bir tarif yolluyorlar. Öğretmen öğrencilere okuyor nasıl yetiştirileceğini, çıkarıyor bahçeye ve diyor ki:
– Bu sene size matematikten sınav yok.


Öğrenciler:
– E nasıl not alacağız öğretmenim?

Hepsine bahçeyi kazdırıp, çilekleri diktirip, can sularını verdikten sonra her birine dörder çilek fidesi verip:
– Şimdi gideceksiniz evinize anne babanıza ben size nasıl öğrettiysem sizde onlara öyle öğreteceksiniz.


Çocuklar gidiyorlar evlerine hepsi anlatıyorlar ve çilekleri dikiyorlar ve öğretmen diyor ki:
-Çilek mevsimi gelince getireceksiniz tabakta on tane çileğe bir not alacaksınız.

Çocuklar tabaklarla getiriyorlar çilekleri sayıyor öğretmen çilekleri eksik olanlara da tam not veriyor ve sonra diyor ki:
– Çocuklar nasılmış tadı?


Öğrenciler:
-Valla ucunda not vardı diye yiyemedik.
– Hadi bakalım yiyin. Diyor öğretmen.

Çocuklar ağızlarını burunlarına bulaştıra bulaştıra yiyorlar çilekleri. Aradan iki yıl geçtikten sonra çilek girmemiş o köyün halkı şu anda Diyarbakır’ın pazarında çilek satıyorlar.
Şimdi düşünüyorum da, öğretmen olmak bu işte gerçekten… Tahtada müfredat anlatmak değil… Bulunduğun yere bulunduğun ülkeye bir şeyler katmak… Bizlere şu yaşımıza gelene kadar sadece ezberletilmiş kalıplar öğretildi ne yazık ki.


İlk ve orta okuldayken haftada 4 saat 5 saat matematik işledik oysa ben bir Barbaros Hayrettin Paşa’yı dinlemeyi, büyük komutan Alparslan’ın Malazgirt’te yazdığı destanı hayal etmeyi seviyordum. Dağları, denizleri coğrafyayı seviyordum… Edebiyatı seviyordum, yazılan şiirleri okumayı; onları kendi dünyamda yaşamayı seviyordum. Şu an belki elimde o günlerden kalma pek bir matematik bilgim yok, lisede öğrendiğim karekök, logaritma, fonksiyonlar…


Hiçbiri net olarak aklımda değil ama Fatih Sultan Mehmet’in, Yavuz Sultan Selim’in, Yıldırım Bayezid’in kahramanlıkları, Ahmet Haşim’in dizeleri hala aklımda… Yani demem o ki eğitimi bir kalıba hele ki yanlış bir kalıba sığdırmak gerçekten çok büyük kayıplara sebebiyet veriyor. İnsan eğitilmeye ve eğitime gerçekten muhtaç.Bizlerin temel amacı o insanlara gerçekten bir şeyler katmak olmalıdır. İnsanlara ezberlenmiş cümleler kurmak yerine kendi cümlelerini kurma fırsatını ve özgüvenini sağlamalıyız…”



Bir Resim



Babam akşamları eve yorgun dönerdi.
Ben bütün gün evde sıkılır, onun gelişini iple çekerdim.
Daha o kapıdan girer girmez boynuna atılır, onunla oynamak isterdim.


Babam sarılır, öper sonra da:
“Hadi odana git!” derdi.

Çaresiz bir şekilde boynumu büker odama,
Yani hapishaneme doğru yol alırdım.
Babam arkamdan;
” Bizim bir odamız bile yoktu, her şeye sahip, hala ne istiyor anlamadım!” diye bağırmaya devam ederdi.


Bir gün anladım ki, susunca babamla daha iyi anlaşıyoruz.
Bu defa susarak yapabileceğim oyunlar geliştirmeye başladım.
Önce resim yaparak başladım işe.

Babam çizdiğim resimleri çok beğeniyor;
” Bak böyle uslu uslu oyna işte!” diyordu.
Kızarak artık beni odama göndermiyordu.


Bu düşüncelerle bir gün, bir aile tablosu yaptım.
Babam eve gelince uygun zamanı kolladım.
Yemekten sonra, çizdiğim resmi getirdim.

Babam baktı baktı ve dedi ki:
_ Hımmmm çok güzel olmuş. Bu adam benim herhalde.
_ Hayır o adam değil, bu çocuk sensin baba.
_ Hayır o adam benim, çocuk sensin, küçük kız da arkadaşın.
_ Hayır adam benim, bu küçük sensin, bu kızda annem.


Babam benimle uğraşmaktan vazgeçip sordu:
_ Peki neden bizi küçük çizdin?
Heyecanla başladım anlatmaya:
_Ben büyüyüp adam olmuşum.
Bir iş bulup çalışmaya başlamışım.


Siz yaşlanıp küçülmüşsünüz, beliniz bükülmüş,
Komşumuz Ahmet amca ile Ayşe teyze gibi küçücük kalmışsınız.

O zaman işte, ben işten geldiğimde yorgun olacağım,
Siz benimle konuşmaya çalıştığınızda iş yerinde kafam şişmiş olacağından sizi duymayacağım bile.


Siz benimle bir şeyler paylaşmak istediğinizde;
” Hadi odanıza çekilinde kafamı dinleyeyim!” diyeceğim.

Ve bir de arkadan bağıracağım;
“Her şeylerini alıyorum.
Sıcacık odaları da var, daha ne istiyorlar!” diye…


Ben bunları söyleyince
Annemle babamın gözleri fal taşı gibi açıldı.

Duyduklarına inanamıyorlardı.
Bana sarılıp beni öyle içten bir okşayışları vardı ki, Sonsuza kadar konuşsam hiç bıkmadan dinleyecekler gibiydi…



17 Temmuz 2017 Pazartesi

Selimiye Camii


Dünyanın en estetik mimari eseri olduğu dünyaca ünlü büyük mimarlarca ifade edilen Selimiye Camii’nin sırları anlatılamayacak kadar çok görünüyor…

Selimiye’nin uzun yıllar boyunca süregelen, kulaktan kulağa, nesilden nesile aktarılan hikayeleri günümüze kadar geliyor.


Hz. Muhammed’i (S.A.V) rüyasında gören padişah II. Selim, Peygamberin emri üzerine onun rüyada işaret ettiği, bugünkü cami alanının bulunduğu yere bir cami yaptırmaya karar vermiştir.

Selimiye’nin Temel Taşları Hakkında Koca Sinan, ustalık eserimdir, dediği bu yapının inşaatına başlamadan önce, inşaatta kullanacağı bütün taş malzemeyi araziye yerleştirmiş.


İki yıl süresince tonlarca taş zeminin üzerinde beklemiş. İnşaatçıların kullandığı “zeminin oturması” denen bir olay vardır. Sinan da Selimiye’nin zeminini önceden sıkıştırarak, bu şekilde zeminin oturmasını sağlamıştır.

Böylece iş bittikten sonra oluşacak olan çatlama ve kaymaların önüne geçmiştir.


Temellerinin atılmasının uzun sürmesi hakkında İnşaat hızla ilerlemekte iken, Mimar Sinan bir gün ortadan kaybolmuş. Her yeri aramışlar, ama Mimar Sinan’ı kimse bulamamış.

Tam 8 yıl sonra, Mimar Sinan çıkagelmiş. Caminin kaldığı yerden devam etmesini buyurmuş. Sultan Selim, inşaatın 8 yıl beklemesine çok sinirlenmiş: “Tez getirin Sinan’ı” diye buyruk çıkartmış.

Sultan Selim bu; tüm saray eşrafı korkudan tir tir titriyor, Selim’in gazabından korkuyorlarmış. Mimar Sinan gayet sakin huzura çıkmış.


Selim “anlat” demiş sadece, gözlerinden şimşekler çakıyormuş. Hazır olmasını buyurduğu celladın eli kılıcının kabzasına gitmiş. Sinan kendinden emin, temelin sağlam olması için zaman gerektiğini söylemiş ve eklemiş: “Hesaplarıma göre 8 yıl gerekiyordu” demiş.

Sultan Selim, eliyle cellada dur işareti vermiş ve Mimar Sinan’ın dehası karşısında diyecek bir şey bulamamış.


Selimiye ve Çağrışımlar Selimiye Camii’nin 31.25 m çapındaki tek kubbesi Allah’ın tek olduğuna işaret eder. Benzer şekilde, Selimiye Camii’nin pencerelerinin 5 kademeli oluşu İslam’ın 5 şartını, 4 vaaz kürsüsü 4 hak mezhebini, Selimiye Külliyesi’ndeki toplam 32 kapı islamiyetin 32 farzını, arka minarelerde 6 yolun olması imanın 6 şartını, 12 şerefesi ise onikinci padişah tarafından yaptırıldığını ifade etmektedir.


Sinan’ın kaleminden Selimiye Camii

-”Caminin dört minaresini, kubbenin dört tarafına oturttum. Her birine üçer şerefe yaptım. İki minaresinin üçer merdiveni vardır, çıkanlar birbirini görmezler. İlk merdiven birinci şerefeye, ikinci merdiven ilk iki şerefeye, sonuncu merdivense her üç şerefeye çıkar.


Edirne’de benim camiimden evvel en büyük cami Üç Şerefeli idi. Minaresi azametli ise de kuleye benziyordu, gayet kalındı. Sultan Selim Camiinin minareleri ise hem naziktir, hem de üçer yolları vardır ki, bu kadar ince minarede üç yol yapmanın gayet müşkül olduğunu aklı başında olanlar anlar.”



Pirinç tanesi



Ben beş yaşında idim. Babaannem rahmetli pirinç ayıklıyordu. Bir tane yere düştü. Babaannem eğildi aramaya başladı. Sağa bakıyor sola bakıyor bulmaya çalışıyor…. Çocukluk işte ‘aman babaanne’ dedim. ‘Bir pirinç tanesi için bu kadar caba harcamaya yorulmaya değer mi?’


Rahmetli ilk defa sertleşti bana karşı öfkeyle doğruldu.

‘Sen oturduğun yerden ahkâm kesiyorsun ‘ dedi. ‘Hiç pirinç üretilirken gördün mü? İnsanlar ne kadar zorluk çekiyorlar. Bir pirinç tanesinde kaç insanin göz nuru alın teri emeği çilesi var biliyor musun?’

Utancımdan kıpkırmızı olmuştum.


Aradan yıllar geçti. Hukuk Fakültesinde öğrenciyim.

Alain’in proposlarini okuyorum. Birden irkildim.

Babaannemi hatırladım. Alain bir insan yerde bir iğne görüp de eğilip almazsa bütün uygarlığa karşı ihanet etmiş olur diyordu.

İlave ediyordu. Bir iğnenin üretiminde binlerce insanın alın teri göz nuru el emeği vardır diyordu.


On dokuz yıl evveldi. Stockholm’e gitmiştim. Bir otele indim. Geceydi. Sabahleyin traş olmak için lavaboya gittiğimde aynanın yanında ilginç bir not gördüm.

Lütfen diyordu traştan sonra jiletinizi çöpe atmayın. Yanda bir kutu varoraya bırakın.Bir tek jiletle dahi olsa İsveç çelik sanayisine yardımcı olun.


Doğrusu hayretler içinde kaldım. Çocukluğumdan beri çelik eşya denince akla İsveç çeliği gelir. Birçok eşya üzerinde ‘İsveç çeliğinden yapılmıştır’ diye yazardı.
İşte o ülke kullanılmış bir tek ufacık jiletin bile çöpe gitmesini istemiyor ona sahip çıkıyorgelen turistlere rica yollu uyarıda bulunuyordu.

İsviçre’de zaman zaman belli periyotlarda radyolar televizyonlar bir haberi duyurur.


Şu tarihte su saatte adamlarımız gelecek. Siz lütfen hazırlığınızı yapın. Okumadığınız ilgilenmediğiniz kullanmadığınız ne kadar kitapdergi gazete varsa kâğıtambalajkutu varsa velev kibir ilaç prospektüsü dahi olsa kapının önüne koyun. İsviçre’nin kalkınmasına yardımcı olun.
Fazla ağaç ziyanına engel olun.


Japonlar son derece sade basit yalın mütevazı yaşayan insanlardır. Evlerini mobilya ile eşya ile dolduranlar Japonlara göre ruhen tekamül edememiş hayatın manasını anlayamamış zavallı kimselerdir. Böyleleri ile zavallı evini mezat salonuna çevirmiş diye eğlenirler. Bir insanın gösteriş için eşyanın esiri olması ne kadar acıdır.


Vaktiyle Japon ekonomisi bir darboğazdan geçiyor. İç borçlar dış borçlar gırtlağı aşıyor. Zamanın başbakanı meclisi toplar.
Kürsüye çıkar. Durumu olanca açıklığı ve tehlikeleri ile anlatır ve şu andan itibaren der Tanrı şahidim olsun ki Japonların iç ve dış borçları son kuruşuna kadar ödenmeden pirinçten başka bir şey yemeyeceğim. Şu üstümdeki elbiseden başka elbise giymeyeceğim.


Dediklerini yapar en üstten en alta bir israftan kaçınma kampanyası açılır. Japonya bütün borçlarını öder. Bu durumun toplumun bütün kesimlerini tek istisna olmadan kapsadığını söylemeye gerek yok.

Geçenlerde Japon imparatorunun sarayını gördüm. Yarabbim ne kadar sade ne kadar mütevazı ne kadar gösterişten uzak.


Gerekmediği halde elektriği yakmakla Suyu kapamadan boş yere akıtmakta Gece çamurlu ayakkabılarımızı temizlemeden yatmakla Yemek yediğimiz kapları yıkamadan bırakmakla biz de zalimler sınıfına geçmiyor muyuz?

Hayat çok ince akıl almaz incelikte ipliklerle örülmüştür.

Her şey o kadar birbirine bağlıdır ki İlkokul okuma kitabımızdaki bir sözü hiç unutmadım.


Bir mıh bir nalı kurtarır.
Bir nal bir atı,bir at bir komutanı,
bir komutan bir orduyu,
bir ordu bir ülkeyi kurtarır diyordu . . .

Maddi durumumuz ne olursa olsun ister zengin olalım ister fakir hepimiz çok dikkatli olmak zorundayız.


Bunda parayı da, maddiyatı da aşan büyük bir edep ve incelik vardır…

Gönül Sohbetleri Cilt V ”Çocuk ve Eğitim”. Adlı kitabından alıntıdır. Rahmetli Emekli Danıştay Üyesi Sabri Tandoğan.
PAYLAŞALIM LÜTFEN



16 Temmuz 2017 Pazar

Yaşamak Yerine



Cuma günü, sıcak bir öğleden sonrası yaşanırken son ders saati gelmişti. Sabırsız öğrenciler okuldan bir an önce çıkabilmek için yerlerinde kıpırdanıyorlardı.


Yaşlı öğretmen tahtaya çıkmış her zamanki merhameti ve sabrıyla ders anlatıyordu. Öğretme ateşiyle pırıl pırıl olan gözlerini sınıfta dolaştırırken birden gözüne telefonuyla uğraşan bir öğrenci ilişti. Bir an için adamın tüm sabrı tükendi. Bağırıp çağırmak istedi. Tam bağırmak için ağzını açmıştı ki, birden aklına daha güzel bir fikir geldi.


Bağırıp çağırarak öğrencilere bir şey anlatamazdı, onlara hiç unutamayacakları bir hayat dersi vermeliydi. Sakin bir sesle öğrenciyi yanına çağırdı. Sınıftaki diğer öğrencilerin korkulu gözleri öğretmenin üstündeydi şimdi. Öğretmen, çocuğun telefonunu istedi. Daha sonra tek eliyle telefonu kaldırdı ve tüm sınıfa hitaben seslendi.

– ” Elimde tuttuğum bu alet nedir, ne işe yarar? “


Derin bir sessizliğe gömülmüş sınıftan titrek bir parmak yükseldi.
– ” Telefon, arama yapmak, uzaklardaki yakınlarımızla görüşmek, haberleşmek için yapılmıştır ama aynı zamanda film izlenebilir, müzik dinlenebilir, oyun oynanabilir. “

Öğretmen öğrenciyi dinledikten sonra tekrar konuşmaya başladı.

– ” Kısacası hayatı alıp şu küçücük kutunun içine sığdırmaya çalışmışlar. Siz de hayatı gerçekten yaşamak yerine oturduğunuz yerden yalnızca bakmakla yetiniyorsunuz. “


Kollarını açıp pencereden dışarısını gösterdi.

– ” Burada ne görüyorsunuz? “
Öğrencilerden biri parmak kaldırdı.

-” Ne görebiliriz ki öğretmenim? Kocaman, taş binalar, gürültücü birkaç kuş ve onlarca insan! “
Öğretmen başını iki yana salladı.

– ” Daha dikkatli bak evladım! “

-” Fakat öğretmenim, dediğim gibi, başka bir şey yok ki! “


– ” Bakın çocuklar, dışarıda gördüğünüz bu şeyin adı ‘ hayat ‘ tır. Tanıdık geldi mi, hani şu minicik ekranlara bakarak yaşamaya çalıştığınız şey… Dikkatli bakarsanız, aslında her şeyde olan lakin bizim bir türlü göremediğimiz güzelliği görebilirsiniz. Şimdi sessiz olun ve dinleyin. Şu harika müziği duydunuz mu? “

Öğrenciler başlarını iki yana salladılar. Öğretmenin bu kez gerçekten delirdiğini düşünüyorlardı çünkü müzik falan yoktu.


– ” Müzik aslında hayatın kendisidir. Her yerde vardır lakin duyabilmek için kulak kesilmeniz gerekir. Hayat güzeldir çocuklar. Dolu doludur ve sizin onu yaşamanızı bekler. Sizinki gerçekten yaşamak değil. Neredeyse bir hapis hayatı. Kendi kendinizi telefonlara mahkum etmişsiniz, başından ayrılamıyorsunuz. Fakat bir gülümseme, bir kuş cıvıltısı, hatta derin derin nefes almak bile gerçekten yaşadığını hissettirir insana. Daha çok küçüksünüz, kendinize bunu yapmayın. Hayatınızı dolu dolu, sindire sindire yaşayın. Yaşamaktan korkmayın. Hayat sürprizlerle doludur, her an ne olacağını bilemezsiniz. Yazılmış tüm romanlardan, çekilmiş tüm filmlerden daha güzeldir. Size verilmiş en güzel hediyedir. Onun hakkını verin. Şimdi, hayat dışarıda. Neden telefonu, televizyonu bir kenara koyup onu gerçekten yaşamıyorsunuz? “


Öğretmenin son sözünü söylemesiyle sınıfta bir alkış tufanı koptu. Az sonra ise zil çaldı. Öğrenciler aceleyle yerlerinden fırlayıp dışarı koştular. Ne de olsa dışarıda, yaşanmayı bekleyen dolu dolu bir hayat vardı!



Bir Namaz Üç Tekbir



Günlerden Cuma…
Fatih Sultan Mehmed Han, Cuma Namazı kıldırarak hâkimiyetini ilân edecek.

Tekbir alıyor.
Bütün ordu arkasında!


Herkes ulvî bir sesle tekbir alıp, ellerini bağlıyor.
Sultan Mehmed, birden selâm veriyor. Sonra bir daha tekbir alıyor. 300 bin kişi bir daha tekbir alıyor!

Sultan, sonra yine selâm veriyor; tekrar tekbir alıp, üç tekbir de namazı kıldırıyor.
Hocası Ak Şemseddin, namazdan sonra talebesi olan Sultan’a:


-“Yazıklar olsun sana! İstanbul’u fethettim diye kibre kapılıp, namazı 3 kere de kıldırırsın!” diye çıkışıyor.

Fatih’in gözleri yaşlı…
Dönüyor hocasına, diyor ki:


-“Hocam eğer bu sitemin olmasa idi, söylemeyecektim. ‘Birinci tekbir de aklıma bir şey girdi. Buranın yönü Kıble değil, selâm verdim. Sonraki tekbir de yine evham geldi, tekrar selâm verdim; üçüncü tekbiri alırken, Kâbe bütün ihtişamı ile önümde belirdi! Rahatladım ve namazı kıldırdım’…”
Bunun üzerine Ak Şemseddin de Fâtih Mehmed’e şunları söylüyor:


-“Bende, sen bunu anlatmasa idin, asla anlatmaz idim. ‘Sen birinci tekbiri alınca: Eyvah! Buranın yönü Kıble değil; yetiş Allah’ım imdâda!” dedim, sen selâm verdin. İkinci tekbir de yine Allah’a yalvardım, sen selâm verince rahatladım. Sen üçüncü defa tekbir alır iken, Hızır (aleyhisselam) geldi, parmağını Camii’nin duvarına sokup Kıbleye çevirdi ve dedi ki:


“Allah bize fethi müyesser eyledi (nasîb etti)..”



15 Temmuz 2017 Cumartesi

Evlenir Misin?



Ev kira, bankaya 5 milyar kredi borcum var, 1500 Tl gelirim var. Yağmurlu havalarda çatı biraz akıtır ama sıkıntı yok, yeterince leğenimiz var. Arada bir elektirik ve sular kesilebilir, sakın belediyeyi ne zaman gelecek diye arama, büyük ihtimalle faturaları yatıramadığımdandır, ama en kısa zaman da yatıracağımın garantisini veremesem de, komşudan kaçak hat çekeceğimin garantisini verebilirim.


Suyuda mahallenin başında ki çeşmeden taşırım. Sabahları senin kalkmana gerek yok, ben fırından ekmek almaya giderim, çünkü dünün ekmeğini ısıtıp veriyorlar, 40 kuruş daha ucuz, sabah sıcak sıcak yeriz. Sobayı her sabah ben hazırlar ve yakarım. Pazarlığı da ben yaparım, akşam 5'den sonra daha ucuz ve uygun oluyo, o saatlerde sen çıkma, ben hallederim.


Kısacası, yettiği kadar cebimizden, yetmediği kadar yüreğimizden veririz. Olur diyorsan gel piknik tüpünde demlediğim çaydan koyayım sana. Yok diyorsan çabuk söyle, tüpe zam geldi yalan yere yanmasın.




Emekli Albay



Genç yaşta emekli olan albay, evde sürekli oturmaktan, hanımıyla ağız dalaşına girmekten sıkılınca, bakkalına gider:

– “Sana ayda 200 lira para vereyim, bunun karşılığında seni her gün denetleyeyim!”der.



Teklifi cazip bulan bakkal, hem para kazanacağım hem de deneyimli bir albayın uyarısını, yardımını alacağım, diyerek hemen kabul eder.

Emekli albay, ertesi gün sabah 08:00 den akşam mesai sonuna kadar bakkal dükkanını denetlemeye başlar.

Bakkal bir gün bile geçmeden denetimden sıkılır, baş edemez duruma gelir..dayanamaz:



– “Albayım, al 200 liranı, ben bu işten vazgeçtim!”diyerek anlaşmayı bozar.

Emekli albay, manav, kasap, kırtasiyeci derken tüm esnafa aynı teklifi yapar. ancak bir süre sonra hepsi denetimden sıkılarak anlaşmayı bozar.

Son olarak gittiği manifaturacı ile yıldızları barışır. denetim işi aylar sürer. çok güzel anlaşırlar.



Manifaturacı albayın her isteğini “baş üstüne” diyerek yerine getirir. olanlara bir anlam veremeyen albay:

– “Yav arkadaş, bütün mahalle esnafı denetimden sıkıldı. seninle gayet iyi çalışıyoruz. nitekim bu başarımızın sana göre sırrı ne?”



Manifaturacı hazırola geçip:

– “Albayım, ben de emekli başçavuşum.” der.





Murat 124 Yol İstiyor



Temel, yıllar sonra biriktirdiğiyle elden düşme Murat 124 alır. Arabasıyla memleketine giderken araba arızalanır. Yolun kenarına çeker, motor kapağını açar, ne olduğunu anlamaya çalışırken bir Ferrari yanaşır:



— Hayrola hemşerim, arabanın nesi var? İstersen senin arabayı benimkine bağlayalım, çekeyim ilk tamirciye kadar.

Temel bu teklife çok sevinir. Ara halatı ile Murat’ı Ferrari’ nin arkasına bağlarlar. Ferrari’ nin sahibi genç uyarır:



— Ben hız yapmayı çok severim. Eğer farkında olmadan aşırı hız yaparsam, sen selektör yap beni uyar!

Temel: — Tamam!

Yola koyulurlar. Bir süre sonra Ferrari gaza basmaya başlar, 60.80.100 derken, Murat124 arkadan selektör yapar.



Ferrari durumu anımsar ve yavaşlar, bir sure sonra Ferrari yeniden gaza basar, 60, 80,100… Selektör yeniden anımsatır.

Ferrari yavaşlar. Yolda bu şekilde ilerlerken bir Lamborghini

Ferrari’ ye yaklaşır:

— Kapışalım mı?



Ferrari yanıtlar:

— Nesine?

— 340 km. ötedeki benzinliğe ikinci varan, ilk varanın deposunu doldurur.
Ferrari hemen onaylar ve yarışa başlarlar. 120, 140, 180, 220…
O arada trafiği denetleyen helikopterdeki görevli polis, genel merkeze bilgi vermektedir:



– Komiserim, şehrin kuzeyindeki yolda trafik güvenliği tehdit altında! 3 araç yarış yapıyor.

Ferrari ile Lamborghini saatte 300 km hızla yan yana gidiyorlar, arkadan da Murat 124 onları geçmek için 10 dakikadır sellektör yapıp yol istiyor!





14 Temmuz 2017 Cuma

Kırmızı Pabuç


Bir gün Şeytan Boynu Bükük Dolaşırken Bir Tane Kadın Görmüş Ve Sormuş.

-Neden Boynun önünde .. Şeytan… Şeytan Yanıt Vermiş..



-Şu Felanca Köyü Bilirsin.Ordaki Herkesi Yoldan Çıkardım.Ama Hocayı Ne Ettimse Bir Türlü Yoldan Çıkaramadım.Adam İyilik Sever Dinine Başlı Herkese Yardım Eder. Onu Yoldan Çıkaramadığım İçin Boynun Eğri..Demiş.



-Gel SeninLe Bir Antlaşma Yapalım

-Nasıl Bir Antlaşma

-Sen Bana Bir Çift Kırmızı Papuç Getirceksin. Üzeri Altınlarla Süslenmiş,Ben Hocayı Yoldan Çıkaracam

-Tamam O iş Çok Kolay..Yarın Gene Burda Buluşalım.Sen hocayı Yoldan Çıkarmış Ol Papuçların Hazırdır.



Ve Kadın Hemen Evine Gidip Komşusunun Çocuğunu ALmış.Ve Hocaya Haber Salmış.Çocuğum Çok Hasta Yetişsin Diye.Bunu Duyan Hoca Hemen Apar Topar Kadının Evine Gelmiş..

-Bacım Duydumki Çocuğun Hastaymış Bir Görebilirmiyim.

-Buyur Hocam İçeride



Ve Hoca Eve Girer..Ama Bir Bakarki…Çocuk Sapasağlam Oturuyor.Evin Ortasında da Bir İçki Sofrası Kuruluymuş.Hoca Sinirlenerek

-Hani Hanım Bu çocuk Hasta İdi

-Bak Şimdi Hoca Efendi…Ya Burda Sofradaki İçkili Yemekten Yer İçki İçersin.Ya BenimLe İlişkiye Girersin.Yada Bu Çocugu Öldürürsün



-Ben Bunların Hiç Birini Yapmam..Bana Musade Et Ben Gideyim

-Eger hoca Efendi Yapma Dersen Cama Çıkarım Üstümü Başımı Yırtarım Ve Avazım Çıktığı Kadar Bağırırım.Hoca Bana Sarktı Diye



Hoca Bakmışki Her Ucu B..klu Değnek.Düşünmeye Başlamış.En Azından İçkiyi İçeyim.Cenab-ı Hak İçinde Bulunduğum Durumdan Dolayı İnŞaAllah Beni Affeder.Çünkü Ben Cocukda Öldüremem Zina da Yapamam Diye Düşünmüş..Ve İçkiyi İçmiş..

Aradan Saatler Geçmiş..Sabah Olmuş Ve Uyandığında Ne Görsün..Çocugun Boynu Kesilmiş.KadınLada Zina yapmış.Yani İçkiyi İçmiş Cocugu Öldürmüş Kadınlada Zina yapmış



Kadın Hemen Şeytan İle Buluşacağı Yere Gitmiş ve Olayı Anlatmış.Şeytan Kadını Dinledikden Sonra Papuçları Bir Sopanın Ucuna Takarak Kadına Uzatmış..Kadın

-Niye O Şekilde Verdin Ayakkabıları

-Hanım Hanım Sen Bana Bile Papuçu Ters Giydirirsinde Ondan…



Evet Arkadaşlar..Şimdi Burdaki Çıkaracağımız Ders Nedir.Eğer Kadınlar Şeytan Gibidir yada Daha Kötüdür Diye Düşündüyseniz Yanlış..Bu Hikayeden Çıkaracağımız Ders İçki Kötülüklerin ANASIDIR.



Yanlış Numara


 
Adam evine telefon acar, telefonu yabancı bir bayan acar.Adam karşıdaki sesi duyunca şaşırır, bayana sorar:

– “Sen kimsin?” Kız cevaplar:

– “Evin hizmetçisiyim.” …


– “Iyi de bizim hizmetçimiz yok ki!”

– “Evin hanımı beni bu sabah işe aldi.”

– “Ya. Öyle mi? Ben de evin beyiyim. Hanımı cağırır mısın?”

– “Hanımınız şu an yatak odasında kocası sandığım bir adamla beraber.”

Adam şaşırır, sinirlenerek,


– “Elli bin dolar kazanmak istermisin?” Kız,

– “Tabii ki isterim.Kim istemez…”

– “O zaman çekmeçedeki silahı al, yukarı çıkıp o cadi ile o sümsük herifi vur!”

Once ayak sesleri duyulur, sonra iki el silah sesi. Hizmetçi telefona geri gelir:

– “Öldürdüm efendim, cesetleri ne yapayım?” Adam,


– “Cesetleri havuza at.” Kadın duraklar:

– “Ama burada havuz yok ki?” Adam bir süre düşünür ve cevap verir:

– “Orasi 112 43 44 değil mi?

– “Hayir!!!!!


– “Pardon! Yanlış numarayı aramışım