30 Haziran 2017 Cuma

Küs Kardeşler



Bir zamanlar, birbirine bitişik iki çiftlikte yasayan iki erkek kardeş vardı. Günlerden bir gün bu iki kardeş arasında bir anlaşmazlık baş gösterdi. İki kardeş arasında o zamana değin ilk kez görülen anlaşmazlık, giderek büyüdü ve kardeşler arasında ayrılığa neden oldu.


İki kardeş, birbirlerine yalnızca küsmekle kalmadılar, yıllardır ortaklaşa kullandıkları tarım makinelerine değin sahip oldukları tüm araç gereçlerini ve mal varlıklarını da ayırdılar. Küçük bir yanlış anlama sonucu başlayan anlaşmazlığı izleyen ayrılık, giderek büyüyen bir uçuruma dönüştü ve en sonunda yerini, karşılıklı kullanılan hoş olmayan sözlere bıraktı.


Bunun arkasından da beklenenler oldu ve kardeşler arasında önce şiddetli bir kavga, sonra da ürkütücü bir sessizlik yaşanmaya başladı.

Bir sabah, bu iki kardeşten büyüğünün kapısına bir usta geldi. Elinde büyük bir marangoz çantası vardı. Ev sahibinden geçici bir iş istedi :


– “Yapılacak ufak tefek bir işiniz varsa, size yardımcı olmak isterim”, dedi.
“Elimden hemen her iş gelir. Birkaç gün çalışırım, işi bitiririm.”

Büyük kardeşin aklına o an bir “iş” geldi.

– “Evet, sana göre bir işim var” dedi ve küçük kardeşinin çiftliğini işaret etti.


“Şu derenin karşısındaki çiftlik, komşumundur. Daha doğrusu, benim küçük kardeşime aittir o çiftlik. Geçen haftaya dek benim çiftliğimle onun çiftliği arasında bir otlak vardı. Sonra o, buldozeriyle oraya ırmak bendi yaptı ve şimdi aramızda, otlak yerine, çiftliklerimizi birbirinden ayıran bir dere var.”


İş isteyen adam, büyük kardeşin söylediklerini dikkatle dinledikten sonra sordu :

– “Benden ne yapmamı istiyorsunuz?” dedi. Büyük kardeş önce kuşkusunu, sonra da kararını açıkladı :
– “Kardeşim bunu, bana acı vermek için yapmış olabilir”, dedi.
“Fakat şimdi ben, onun yaptığından daha büyük bir şey yapacağım.”


Bunları söyledikten sonra adamı aldı, ahırların olduğu yere götürdü ve duvarın dibinde yığılı duran kütükleri gösterdi.

– “Senden, bu kütükleri kullanarak, iki çiftlik arasında üç metre yükseklikte bir çit yapmanı istiyorum” , dedi.

– “Kaç gün çalışırsan çalış, nasıl yaparsan yap ama bana öyle bir çit yap ki, gözlerim kardeşimin çiftliğini artık görmek zorunda kalmasın”.


İş arayan usta, başını salladı:
– “Sanırım durumu anladım, efendim”, dedi.
– “Şimdi bana çivilerin, kazma küreğin yerini gösterin ki hemen işime başlayayım.

Büyük kardeş ustaya kazma, küreğin ve çivilerin olduğu yeri gösterdikten sonra, alışveriş yapmak için kasabaya gitti. Usta ise,tüm gün boyunca ölçerek, keserek, çivileyerek sıkı bir biçimde çalışmaya koyuldu.

Akşam güneş batarken o işini bitirmiş, çiftlik sahibi büyük kardeş ise alışverişini tamamlamış, kasabadan dönüyordu. Çiftliğe gelir gelmez ustanın yaptıklarına baktı ve şaşkınlıktan gözleri, yuvalarından fırlayacakmış gibi açıldı.


Karşısında, yapılmasını istediği çit yoktu ama, derenin bir yakasından öteki yakasına uzanan görkemli bir köprü vardı. Biri kendi çiftliğinin toprağına, öteki küçük kardeşinin çiftliğinin toprağına oturtulmuş sağlam iki ayak üzerinde, yanlarındaki korkuluklarına varıncaya dek tüm ayrıntılarıyla yapılmış ve tam anlamıyla “usta işi” denilecek kusursuzlukta bir köprü uzanıyordu. Büyük kardeş, hâlâ geçmeyen şaşkınlığıyla bu köprüyü seyrederken, karşıdan birinin geldiğini gördü. Dikkatle baktığında gelen kişinin, komşusu, yani küçük kardeşi olduğunu anladı. Kardeşi, kollarını iki yana açmış olarak köprünün karşı ucundan kendisine doğru yürüyordu :


– “Benim sana karşı yaptığım bunca haksızlığa ve söylediğim bunca kötü sözlere karşın sen, bu köprüyü yaptırarak ne denli iyi ve ne denli büyük bir insan olduğunu gösterdin”, dedi ağabeyine.

– “Şimdi bir büyüklük daha yap ve sen de kollarını açarak bana gel…”

Köprünün iki ucundan ortaya doğru yürüyen kardeşler, köprünün ortasında bir araya geldiler ve özlemle kucaklaştılar. Büyük kardeş bir ara arkasına baktığında, çantasını toplayıp, oradan ayrılmakta olan ustayı gördü.


– “Gitme, dur, bekle?” diye seslendi ona. “Sana yaptıracağım birkaç iş daha var, çiftliğimde…”
Usta gülümsedi : -“Ben buradaki işimi tamamladım, gitmem gerek”, dedi ve ekledi : “Yapmam gereken daha çok köprü var…”

Köprüleri kurabilecek gücünüz hiç eksik olmasın, Köprüleri kurduktan sonra da, yıkılmaması için sık sık bakımını yapın, yani sevdiklerinize zaman ayırın, o köprü yoluyla sık sık gönüllerini ziyaret edin.



8 Numaralı Kutu



Doktorun biri yeni bir muayenehane açmış.

Kapıya yazmış; “Vizite ücreti 100 TL İyileştiremediğimiz hastaya beş mislini geri veriyoruz”

Vizite pahalı ama, doktor gerçekten iyi doktor.

Her gelen hasta iyileşip gidiyor.”



Doktorun ünü her geçen gün artıyormuş.

Uyanığın biri doktora gidecek, iyileşmeyecek ve beş misli parayı geri alacak ya, kapıyı çalmış.

“Doktor! Ağzımın tadı hiç yok. Öyle kötüyüm ki, hiçbir şeyin tadını alamıyorum.”

Doktor, adama şöyle bir bakmış, hemşireye seslenmiş:

“Hemşire Hanım! Sekiz numaralı kutuyu getirin.”
Hemşire, adama uzatmış kutuyu, adam, bir kaşık içindekinden yemiş ve anında tükürmüş.



“Ama bu b.k!”
Doktor, sakin:
“Evet! İyileştiniz. Tat alıyorsunuz artık.

“Adam, parayı ödemiş, sinirleri tepesinde; gitmiş.

Aradan birkaç ay geçmiş. Büyük bir hırsla yeniden kapısına dayanmış doktorun.

“Doktor Bey, bende hafıza kaybı başladı.



Her şeyi unutuyorum!

“Doktor, adama şöyle bir bakmış yine, hemşireye dönmüş:

“Kızım, sekiz numaralı kutuyu getirir misin?” demiş.

Adam, hemen itiraz etmiş, “Ama, o kutuda b.k var!”

Doktor:
“Doğru! Bakın, hafızanız da yerine geldi!



“Adam, ağlamaklı, hırsla ödemiş parayı çıkmış dışarı.
Kurmuş da kurmuş intikam plânlarını.

Birkaç ay sonra:
“Doktor! Bende iktidarsızlık başladı.
Durumum kötü, hiçbir şey yapamıyorum.

“Doktor, adamı gözüyle şöyle bir inceleyip:



“Hemşire Hanım, sekiz numaralı kutuyu getirir misin?” diye seslenince adam, tüm hırsıyla:

“S…cem, seni de sekiz numaralı kutunu da!” diye bağırmış..
Doktor gayet sakin, “Geçmiş olsun! Bakın, artık yapabiliyorsunuz!”



29 Haziran 2017 Perşembe

Barış Akarsu



Üniversiteyi yeni kazanmıştım. Babamın pek durumu yoktu, ben de biraz para biriktirmek için yazın Bodrum' a gittim. Bir arkadaşım bir mekanda çalışıyordu, ben de orada işe başladım. Onu ilk kez orada gördüm .Sahneye çıkıyordu, daha yeni yeni tanınıyordu ama..



Sabah oldu, sahnesi bitti, yanımıza geldi ;
Dostum gel otur gel dedi.
Ben utana sıkıla abi iş var dedim.
Ya gel sen, sonra yaparız beraber dedi.
Oturdum kimsin bakalım sen, adın ne ? dedi..
Yusuf dedim.



Ekmek kuyunun dibindedir Yusuf dedi.
Gülümsedim
Okuyorum abi, para lazım dedim..
Aferin dedi
İyi geceler bile demeden gitti..
Sonra hemen hiç selam bile vermeden 2 ay geçti..
Ben babamı kaybettim abi orada çalışırken.
Memlekete gittim.



Mersin' e.
Baktım kalabalıkta biri var, siyah deri mont, gözlüklü.
Yaklaştı yanıma, olur Yusuf olur..
Hayat bu, kuyudan çıkmaya gayret et sen hep dedi..
Gitti..
Kardeşime bir zarf bırakmış, içinde biraz para ve bir mektup var, bir de banka hesap cüzdanı..
Bütün eğitim masrafların bana ait, kimseye söz etmek yok.



Etmedim abi, kimseye birşey demedim...
O günden sonra abim, babam, herşeyim oldu o benim..
Evlendim, oğlum var bir tane, adı Barış.

Yusuf Sami Atılgan

28 Haziran 2017 Çarşamba

Sağır ile Hasta Komşusu



Anlayışlı, hal hatır soran, yol yordam bilen birisi bir sağıra;

“Komşun hastalanmış, haberin yok mu?” dedi.” Sağır, kendi kendine;

“Bu sağır kulakla, o hasta gencin ne dediğini ben nasıl anlarım” dedi.


İnsan hasta olunca, sesi de hafifler, zayıf çıkar. Bu durumda onun sözlerini hiç anlayamam. Ama, komşum olduğu için mutlaka gitmeliyim, diye düşündü.

Onun dudaklarının kımıldadığını görünce, ne dediğini tahmin yoluyla anlarım. Evvela;
“-Nasılsın ey benim dertli komşum?” derim, o da elbette karşılık olarak, iyiyim, hoşum diyecektir. Ben;


“Allah’a şükürler olsun.” derim. Sonra; “-Ne yemek yedin?” diye sorarım, o da;

“-Şerbet içtim yahut mercimek çorbası yedim.” der. Ben de;

“Sıhhatler olsun, afiyetler olsun.” derim.

“Peki, hekimlerden kim geliyor? Kim bakıyor?” diye sorarım. O da;

“Filan geliyor.” diye cevap verir. Ben;


“O hekimin ayağı çok uğurludur. İyi ki onu çağırmışsınız, o gelince işler yoluna girdi demektir.” derim.

“Bir de, o hekimin ayağının uğrunu deneyin, o hangi hastaya gitmişse, muradlar hasıl olmuş, hasta sağlığına kavuşmuştur. ”

O saf adam, “aklınca bu tahminî konuşmaları, bu kıyaslamayı, bu soruları ve cevaplarını tasarladıktan sonra kalktı hastayı ziyarete gitti.


“Nasılsın?” diye sordu. Hasta; “Çok fenayım, Ölüyorum.” deyince, sağır komşu:

“-Allah’a şükürler olsun.” dedi.
Hasta bu söze incindi, canı pek sıkıldı.

“- Bu ne biçim Şükür? Şükrün sırası mı Denek ki bu komşu, bizim ölmemizi istiyor.” diye düşündü.
Böylece sağır bir kıyasta bulundu ama, kıyas ters çıktı,


Sonra hastaya;

“_ Ne yedin?” diye sordu. Hasta;

-Zehir, zakkum.” dedi. Sağır;

-Afiyetler olsun.” deyince, hastanın kahrı büsbütün arttı.

Bundan sonra da;
“-Derdine çare bulmak için, hekimlerden kim geliyor? Seni kim tedavi ediyor?” diye sordu. Hasta;


“-Azrail geliyor, ama sen de buradan defol git.” diye söylendi. Sağır;

“Onun ayağı çok uğurludur, o geldiği için sevinmelisin.” Cevabını verdi.

Sağır evden çıktı; sevinerek:

Şükürler olsun” dedi. “Böyle rahatsız bir zamanda komşumun halini hatırını sordum gönlünü aldım.


Halbuki sağırlıktan ötürü tahminleri kıyasları tamamıyla aksi oldu, ters düştü. Zavallı bu ziyaretinden çok zararlı çıktığı halde, kendisini, karda sanıyordu.

“Meğer bu adam bizim can düşmanımızmış, onun cefâ madeni, cefâ kaynağı olduğunu bilmiyormuşuz.”

Hasta, hatırından kötü şeyler geçiriyordu. Onu küçük düşürecek sözler, hakaretli haberler göndermek istiyordu.


“Hasta ziyaretine gitmek, hal hatır sormak, gönül almak içindir. Bu adam ise hatır kırmak için, kötülük etmek için gelmiş. Kötü kalbini sevindirmek, istemiş.” diyordu.

Nice kişiler vardır ki, ibadetlerini menfaat karşılığı yaparlar da sapıtırlar, ibadetleri ile sevap kazanmaya ve dolayısıyla cenneti elde etmeğe çalışırlar.


Böylece onların ibadet diye yaptıkları işler, birer gizli günah olmaktadır. Çünkü Hak’tan gayrıyı hedef tutan ibadet suçtur. Gösteriş için, sevap için kılınan namaz, dıştan temiz, saf görünürse de içi gizli şirkle bulanmaktadır.



Kardeşini Affettik


İki kardeş vardı. Her gece, sırayla annelerinin hizmetiyle uğraşır, biri ibadet ederken diğeri annelerine hizmet ederdi. Bir akşam, Allah-u Teala’ya ibadet eden kardeş, yaptığı ibadet ve duyduğu hazdan dolayı Çok memnun oldu. Bu sebepten ertesi gün kardeşine:


Bu gece de anneme sen hizmet et, ben ibadet edeyim, dedi. Kardeşi de kabul etti. İbadet ederken, secde de uykuya daldı ve o anda bir rüya gördü. Rüyasında bir ses ona:

– Kardeşini affettik, seni de onun hatırı için bağışladık! deyince genç;


– Ben Allah-u Teala’ya ibadet ediyorum kardeşim ise anneme hizmet ediyor. Fakat beni, onun yaptığı amel yüzünden bağışlıyorsunuz, dedi. Ses ona şöyle dedi:

– Evet, senin yaptığın ibadetlere bizim hiç ihtiyacımız yok. Fakat kardeşinin annene yaptığı hizmetlere, annenin ihtiyacı vardı.


Geleceğini Biliyordum



Savaşın en kanlı günlerinden biri. Asker, en iyi arkadaşının az ileride kanlar içinde yere düştüğünü gördü. İnsanın başını bir saniye bile siperin üzerinde tutamayacağı ateş yağmuru altındaydılar. Asker teğmene koştu ve:


– Teğmenim. Fırlayıp arkadaşımı alıp gelebilir miyim?..
Delirdin mi? der gibi baktı teğmen…
– Gitmeye değer mi?. Arkadaşın delik deşik olmuş. Büyük olasılıkla ölmüştür bile.. Kendi hayatını da tehlikeye atma sakın..


Asker ısrar etti ve teğmen “Peki ” dedi.. “Git o zaman..”
İnanılması güç bir mucize. Asker o korkunç ateş yağmuru altında arkadaşına ulaştı. Onu sırtına aldı ve koşa koşa döndü. Birlikte siperin içine yuvarlandılar. Teğmen, kanlar içindeki askeri muayene etti.. Sonra onu sipere taşınan arkadaşına döndü:


– Sana değmez, hayatını tehlikeye atmana değmez, demiştim. Bu zaten ölmüş..
– Değdi teğmenim, dedi asker..
– Nasıl değdi? dedi teğmen. Bu adam ölmüş görmüyor musun?..
– Gene de değdi komutanım. Çünkü yanına ulaştığımda henüz sağdı.. Onun son sözlerini duymak, dünyaya bedeldi benim için.. Ve arkadaşının son sözlerini hıçkırarak tekrarladı:
– Mehmet!.. Geleceğini biliyordum!.. demişti arkadaşı… Geleceğini biliyordum..




26 Haziran 2017 Pazartesi

Çöp Tenekesini Nereye Koyacağız


Henüz çok gençken kocasını kaybetmiş, ondan kalan tek oğlunu yetiştirmek için dişini tırnağına takarak çalışmıştı. Onu kimseye muhtaç etmeden okutabilmekti arzusu. Bu hayallerle geçirdi günlerini…

Gençti, güzeldi ama geri çevirmişti evlenme tekliflerini; oğlunu yaban ellere vermemek istiyordu Başkalarına çamaşır yıkadı, temizlik yaptı, oğlunu hiçbir şeye muhtaç etmedi Oğlu okuyacaktı, mesleğini eline alınca artık kalan ömrünü yavrusunun yanında geçirecekti


Bu hayallerle geçti yıllar, bu hayalle bitti yıllar Nihayet oğlu hukuk okudu, hâkimlik görevine başladı Anne sevincinden yere göğe sığmıyordu sıra oğluna layık kız bulmaya geldi, bunu da bulunca artık gözleri arkasında kalmayacaktı tam istediği gibi bir kız buldu dışını görüyor, içinden haberi yoktu seviyordu gelinini öz evladı gibi Bir an önce düğün olsun istiyordu sanki kendi evlenecekti. Bir an önce taşınmak istiyordu yeni evlerine; artık bir köşeye oturup torunlarını sevecek, geçmiş onun için tatlı bir hatıra olacaktı


Nikah gününe 1 ay kalmıştı, damat gelini alarak yeni evlerine yerleşecek, eşyaların yerlerini ayarlayıp ölçülerini alacaklardı. Bütün eşyaların yerleri ayarlanmış, tek tek güzel bir görüntü kazandırılmıştı. Bu sırada gelin kız nişanlısına dönerek “Cihan! Böyle güzel oldu ama şu Çöp Tenekesini nereye koyacağız?”

Şaşırdı genç adam , hayret dolu sesle


” Koskoca evde bir çöp tenekesini koyacak yer bulamıyor musun?”

Tezgahın altına koy!

“Yok yok hiç olur mu” ” balkona koyarsın? “Oraya da hiç uymaz”

Yahu çöp tenekesini koyacak yer bulamıyor musun?”

“Onu demiyorum canım ANNENİ diyorum ANNENİ!”


Genç kızın ağzından çıkan cümleler genç adamın kalbine işlemiş, beynini döndürmüştü. Varlığında baş tacı olan annesi, Kendisi için el kapılarında çalışan annesi demek bir çöp tenekesi yerine koyuluyordu. Demek Annesi çöp tenekesiydi O çile kâr o fedakar kadını, canı gibi sevdiği annesini koyacak yer bulamıyordu hayat arkadaşı olan kızda, anasına çöp tenekesi diyordu!


Tek kelime konuşmadı, eve dönünce de bir şeyden bahsetmedi; zavallı anne gelinin kendisi hakkında düşündüklerinden habersiz nasıl olduğunu soruyordu durmadan, onu övüyordu. Acı acı güldü bu durum karşısında genç adam…

Nihayet nikah günü gelmişti. Bütün hazırlıklar bitmiş, arabalar dairenin yolunu mekan tutmuşlardı. Salon ağzına kadar doluydu. Dışarıya taşan davetli kulesinde heyecan kol geziyordu, yeni evlileri görebilmek için…


Ve memur geline sordu: “Kızım ! Ahmet oğlu Cihan’ı zevceliğe kabul ediyor musun?” “Evet”

“Peki oğlum sen Zeynep kızı Zeliha’yı zevceliğe kabul ediyor musun?”

“Hayır Etmiyorum”

Salonu ayağa kaldırdı bu ses gözlerinde hayret ifadesiyle herkes şok geçirmiş gibi erkeğe, Cihan’a bakıyorlardı Memur şaşırmıştı:


“Peki şimdiye kadar neredeydin”

“Efendim! Babam beni küçük yaşlarda bırakıp vefat etti annem dışarılarda çalışarak gençliğini bana harcadı ,çalıştı ve çabaladı giymedi giydirdi, yemedi yedirdi. Beni büyüttü okutup adam etti. Annem benim yanımda oturacak, rahat edeceği zaman bu gördüğünüz gelin hanım annemi bir çöp tenekesi yerine koyarak evde onu koyacak yer bulamıyor


Annemi bir çöp tenekesi olarak görüyor ve istemiyor. Benim annemi istemeyen, ona o şekilde muamele yapan kadını bende istemiyorum. Varsa annesine çöp tenekesi dedirtecek, buyursun gelini alsın!” Yerinden kalkarak annesini aldı, hayret ve gözyaşları içerisinde salondan ayrıldı..



Cennetlik Adamın Ameli




Enes bin Malik şöyle anlatmıştır: “Bir gün Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem ile beraber oturuyorduk. Bu sırada: “Birazdan yanıma cennet halkından biri gelecektir.” buyurdu. O sırada, abdest suları sakalından damlamakta olduğu halde, Ensar’dan bir kişi geldi.



Ertesi gün Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bir gün Önceki sözlerini tekrarladı. Aynı şekilde, yine o kişi geldi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem üçüncü gün de aynı sözleri tekrarladı ve bu defa da aynı kişi geldi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem kalkıp gittikten sonra, Abdullah bin Amr İbnu’lAs, O kişinin pesinden giderek ona: “Eğer müsaade edersen, bir müddet yanında kalmak istiyorum.” dedi. O zat da bunu kabul etti.



Abdullah onun yanında üç gün kaldı. Bu üç gün içerisinde, adamın gece ibadetini yaptığını görmedi. Ancak adam yatağının içerisinde bir yandan diğer yana döndükçe Allah’ı zikrederek tekbir getiriyordu. Onun bu durumu, sabah namazına kadar böyle devam ediyordu. Bu arada, Abdullah onun ağzından hayırdan başka bir şey işitmedi. Üçüncü gün olduğunda, fazla bir amel görememiş olan Abdullah, adama şunları söyledi.



Ey Allah’ın kulu! Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem üst üste: “Birazdan yanınıza cennet halkından biri gelecektir’ buyurdu. Onun bu sözlerinden sonra da her defasında sen geldin. Bunun üzerine, ben de senin yanında birkaç gün kalarak, seni cennet halkından yapan amelini öğrenip onları işlemek istedim. Fakat bu üç gün içerisinde de fazla bir amel yaptığını görmedim. Seni bu mertebeye hangi amelin ulaştırmış olabilir? O da şöyle dedi:



Görmüş olduklarından başka bir amelim yoktur. Amellerim bundan ibarettir.

Abdullah oradan ayrıldıktan az sonra adam onu çağırtarak şunları söyledi:

Daha önce de söylediğim gibi o görmüş olduklarının dışında bir amelim yoktur. Ancak şu var ki, kalbimde hiçbir Müslüman için kötü bir niyet beslemediğim gibi Allah-u Teâlâ’nın kendilerine vermiş olduğu servet, makam ve rütbe gibi şeylerden dolayı da hiçbir müslümana hased etmem. Bunun üzerine Abdullah şöyle dedi:



İşte, seni bu mertebeye getiren şey bu halindir.

[Ahmed bin Hanbel, Nesai]



Yaşlı Ressam ve Köy Halkı


Köyde yaşlı bir ressam vardı. Olağanüstü güzel resimler yapıp iyi fiyata satardı.
Bir gün köyden bir fakir gelip dedi ki :

Yahu senin durumun iyi. Neden kimseye yardım yapmıyorsun. Bak fırıncı fakirlere ara ara bedava ekmek veriyor. Kasap bazen Bedava et veriyor. Sen neden hiç yardım etmiyorsun.


Ressam tebessüm etti ama birşey demedi.
Bu fakir bütün köyde sabah akşam ressamın aleyhinde propaganda yapıyor ve ressamı kötülüyordu

Bir gün ressam hasta oldu . Kimse de onun yanına gelmedi ve sonunda ressam öldü.

Aradan bir kaç gün geçti .Artık ne fırıncı ekmek verdi fakirlere ne de kasap et verdi.
Sordular neden fakirlerin hakkını kestiniz?


Dediler ki her ay başı o merhum ressam bize para verip fakirlere ekmek ve et vermemizi söylerdi. O ölünce para veren kalmadı o yüzden…..

İnsanların bazıları seni kötü bilir kimileri ise sudan daha temiz ve berrak.
Ne kötü diyenler sana zarar verir ne de iyi diyenlerin bir yararı olmaz.


Önemli olan senin gerçek ve hakiki durumundur. Onu da bir tek Allah bilir.
Kimseye karşı önyargılı olma. Eğer gerçek halini bilsen başka türlü davranırsın.



Doğu Batı



Bir savaş gemisi karanlık ve sisli bir gecede yol alıyormuş. Derken kaptan köşkündeki komutan tam karşıda ve uzakta üzerlerine doğru gelen bir ışık farketmiş. Hemen karşı tarafa sinyal göndererek şu mesajı geçmiş: -“Derhal rotanızı 30 derece doğuya çeviriniz” Karşıdan anında cevap gelmiş:


-“Sen rotanı 30 derece batıya çevir!” Komutan şaşırmış, biraz da sinirlenmiş, mesajı tekrarlamış:

-“Rotanı derhal 30 derece doğuya çevir, emrediyorum!” Karşıdan cevap:

-“Asıl sen rotanı 30 derece batıya çevireceksin!”

Komutan öfkeden küplere binmiş, bir mesaj daha yollamış.

-“Ben 30 yıllık kaptanım, sana son kez emrediyorum, rotanı 30 derece batıya çevir!”


-“Sen 30 senelik kaptansan ben de 20 senelik denizciyim, sen rotanı 30 derece doğuya çevir.”

Komutan, o kadar sinirlenmiş ki, hemen mürettebata bütün topları ateşe hazır hale getirmelerini emretmiş ve son kez bir mesaj göndermiş: -“Burası bir savaş gemisi, derhal rotanı 30 derece batıya çevirmezsen ateşe başlayacağız.”


-“Burası da bir deniz feneri.. Sen rotanı bir an önce 30 derece doğuya çevirmezsen birazdan kayalara çarpacaksın”



25 Haziran 2017 Pazar

Yalnız Gelin


Evlendiği günden beri eşine müsade etmiyordu ailesiyle uzun süre görüşmesi için. Ayrı şehirlerde yaşadıkları için yılda bir defa birkaç günlüğüne müsaadesi vardı sadece. Bu sorun dışında her şey çok güzeldi, güzel bir evleri ve arabaları vardı.


Adam çok çalıştığı ve eve geç geldiği için ev hanımı olan eşi vaktini evde yalnız başına düşünerek veya bir şeyler okuyarak geçiriyordu.

O gece yine aynı konu gündeme gelmişti;

– Annemlere gidebilir miyim?’’ dedi kadın. Altı ay oldu görmeyeli. Çok özledim onları.
– Hayır.
– Lütfen, söz veriyorum çok fazla kalmayacağım.
– Hayır dedim.



– Bir açıklama yap lütfen neden müsaade etmiyorsun.
– Biliyorsun ki ailenin oturduğu ev ve maddi imkânları çok kısıtlı, senin sıkıntı çekmeni istemiyorum.
– Mutluluğun bir fiyatı mı var?
– Hayır dedim. Annenle baban memnunlar hallerinden. Sende benimle mutlu olmaya çalışsan iyi edersin artık!
– Ben seninle mutluyum, sadece…
– Yeter artık uzatma!



– Evde çok sıkılıyorum. Senin bitmek bilmeyen toplantıların ve dünya kaygıların… Bense evde tek başıma… Çocuğumuzun olmayışı hepten yıkıyor beni. Sen aklını bir şeylerle meşgul ederken ben evde olmayan çocuğumuzla yaşıyorum.

Küçük tartışmanın ardından uyumuşlardı. Ertesi akşam adam elinde büyükçe bir kutuyla geldi işten. Eşinin meraklı bakışları içinde kutuyu açtı. Kocaman bir akvaryumdu bu. İçinde biraz su ve 4 balık. Kadının gözleri sevinçle parladı…


Akvaryumun yanında verilen süslerle akvaryum güzelce süslendi. Yeterince su dolduruldu ve salonun en güzel yerinde büyükçe bir yer verildi 4 yeni misafire.

Artık eşi evde olmadığı zamanlarda balıklarla ilgileniyor, sularını değiştiriyor, onlarla konuşuyor hatta birlikte müzik dinliyorlardı.
Kadın dört balığını da çok seviyordu fakat bir tanesi vardı ki onun yeri bambaşkaydı. Bembeyaz ve en az gövdesi kadar büyük kuyruğuyla tıpkı gelinlik bir kız gibiydi.


O gece eşi geldiğinde ondan küçük bir akvaryum almasını istedi. Adam eşinin mutluluğundan o kadar memnundu ki neden diye bile sormak istemedi. Ertesi gün adam elinde diğer akvaryumdan daha küçük bir akvaryumla geldi. Kadın diğer balıkları bu akvaryuma koydu. En çok sevdiği lepistes balığı artık koca akvaryumunun içinde, süs ağacı süs taşları ve ışıklandırmasıyla özgürce yüzüyordu.

Diğer balıklara bir isim koymamıştı ama en sevdiği balığına ‘gelin’ ismini vermişti. Zaman zaman eline alır, bir öpücük zamanı kadar suyundan çıkarır sonra tekrar suyuna bırakırdı yavaşça.


Aradan bir hafta geçmişti. Her zaman ki gibi orta boy akvaryumdaki balıkların yemini verdi önce. Geliniyle daha uzun ilgilenmek için ona yemini diğerlerinden birkaç saniye geç verirdi hep. Ama bu gecikmeyi ona güzel şarkılar söyleyerek telafi ederdi.

Günler böylece geçerken kadın ailesinin özlemini bir nebze bastırır olmuştu balıklarıyla, özelliklede geliniyle. Düğün alayının yanından süzülür gibi yüzerken onu izlemek nasıl bir mutluluk sebebiydi. Her sabah eşine kahvaltıda bunu anlatıyordu.


Bir gün kadın evinin temizliğini bitirmiş ve balıklarının yanına gelmişti. Önce 3 balığına yemlerini verdi ufalayarak daha sonra gelinin akvaryumuna yaklaştı. Fakat gelin suyun altlarına doğru inmiş, verdiği yeme hiçbir tepki göstermeden ağır aksak yüzüyordu, sevdiğiyle evlenememiş bir kız gibi. Kadın endişeyle suyunu değiştirdi balığının, eline aldı öptü usulca, güzel sözler söyledi. Fakat küçük gelin halsizce duruyor yavaşça ağzını açıp kapatıyordu. Diğer balıklarına baktı kadın, ilk gün ki gibi neşeyle koşuyorlardı yemlerine. Günler böyle geçerken kadının tek üzüntüsü geliniydi artık.


Neden dedi kendi kendine. En güzel akvaryum en çok ilgi onaydı.

Aradan 3 gün geçmişti. O sabah uyandığında hemen balıklarının yanına koştu kadın. Gelini yan bir şekilde kıpırtısız duruyordu suda. Akvaryumu salladı ama gelinin kuyruğu hafifçe dalgalandı sadece. Akvaryumun içine soktu elini. Gelini avucunun ortasında hareketsiz duruyordu. Kuyruğunu öptü gözyaşlarını silerken…

Adam akşam eve geldiğinde eşini gözleri şişmiş halde koltuğa çaresizce oturmuş vaziyette buldu, yanı başında gelini. Bir önceki gece kocasının getirdiği gülün yapraklarından yatak yapmış gelinini üzerine yatırmıştı.


Adam eşine yaklaştı. Önce eşinin kirpiklerindeki ıslaklığına baktı daha sonra birkaç adım attı ve akvaryumların yanına geldi. Önce o büyük o güzel ve artık o boş akvaryuma baktı. Sonra daha küçük akvaryumun içinde neşeyle yüzen diğer üç balığa.

Kadın ayağa kalktı büyük akvaryumu bin bir güçlükle kapının önüne bıraktı. Eşi çaresizce izliyordu sadece. Daha sonra üç mutlu balığın akvaryumundaki bütün süsleri çıkarıp attı.

– Balıklar süsten anlamıyor dedi kendi kendine.


Kadın hırsla karışık bir kırgınlık içinde bitirdi akvaryumlarla olan işini. Ağır adımlarla kocasının yanına yaklaştı. Kocasına baktı, sevgili ve küskün gözlerle. Artık biliyordu kocasının onu ne çok sevdiğini.

Adam eşinin ellerini ellerinin arasına alırken titrek dudaklarıyla fısıldadı eşinin kulağına;

– Hadi hazırlan annenlere gidiyoruz. Evdeki fazla ve pahalı eşyaları da al yanına.
– Annemlere mi götüreceğiz?
– Hayır. Giderken çöpe atacağız…


Ekmek Fırını



Adamın biri, ilk defa gittiği küçük bir kasabada şaşkın şaşkın gezindikten sonra yol kenarında duran bir arabanın yanına sokulmuş ve arka koltukta tek başına oturan çocuğa:

– Buraların yabancısıyım. Parkın hemen yanı başındaki fırını arıyorum, yakın olduğunu söylediler ama ben çok dolandım, bir türlü de bulamadım”


Çocuk, arabanın penceresini iyice açtıktan sonra:

– Ben de buraya ilk defa geliyorum. Ama sağ tarafa gitmeniz gerekiyor sanırım.

Adam, çocuğun da yabancı olmasına rağmen bu kadar hızlı ve net nasıl cevap verebildiğini merak etmiş ve çocuğa tatlı bir dil ile sormuş.
Çocuk:


– Ihlamur çiçeklerinin kokusunu duymuyor musunuz? Kuş cıvıltıları da oradan geliyor zaten.

– İyi ama, bunların parktan değil de tek bir ağaçtan gelmediği ne malum? demiş adam

– Tek bir ağaçtan bu kadar yoğun koku gelmez. Üstelik, manolyalar da katılıyor onlara. Hem biraz derin nefes alırsanız, fırından yeni çıkmış ekmeklerin kokusunu duyacaksınız… diye yanıtlamış çocuk


Adam, şaşkın bir halde çocuğun dediklerini yapmış önce gözlerini kapatmış, derin bir nefes almış ve çocuğun tüm anlattıklarını aynen hissetmiş.

Gözünü açtığında çocuğa teşekkür etmek için cebindeki şekerden ikram etmek istemiş ama işte o zaman çocuğun görme özürlü olduğunu fark etmiş.


Çocuk ise, konuşurken bir anda sözlerini yarıda kesmesinden anlamış, adamın kendisini fark ettiğini. Işığa hasret gözlerini ondan saklamaya çalışırken:

– Üç yıl önce bir kaza geçirdim, görmeyi o kadar çok özledim ki. Sizinkiler sağlam öyle değil mi?
Adam, biraz şaşkın, biraz mahcup yanıtlamış çocuğu;


– Evet ama artık emin değilim, gözlerim gerçekten görebiliyor mu emin değilim! Emin olduğum tek şey, senin benden çok daha iyi ve derin gördüğün…

Görmek mi yoksa derin ve anlamı ile mi görmek?


Bazen sahip olmadıklarımız ya da sahip olup da kaybettiklerimiz biz de nice hazineleri ortaya çıkarıyor değil mi?

Kuyuya Düşen Eşek



Bir gün, bir çiftçinin eşeği kuyuya düşer.
Adam ne yapacağını düşünürken, hayvan saatlerce anırır.

En sonunda çiftçi, hayvanın yaşlı olduğunu ve kuyunun da zaten kapanması gerektiğini düşünür ve eşeği çıkartmaya değmeyeceğine karar verir. Bütün komşularını yardıma çağırır. Her biri birer kürek alarak kuyuya toprak atmaya başlarlar.


Eşek ne olduğunu fark edince, önce daha beter bağırmaya başlar. Sonra, herkesin şaşkınlığına, sesini keser.

Birkaç kürek toprak daha attıktan sonra, çiftçi kuyuya bakar. Gözlerine inanamaz. Eşek, sırtına düşen her kürek toprakla müthiş bir şey yapmakta, toprağı aşağıya silkeleyerek yukarı çıkmasına basamak hazırlamaktadır.


Bir süre sonra, komşular toprak atmaya devam edince, herkesin şaşkınlığı altında eşek, kuyunun kenarından dışarı bir adım atıp, koşarak uzaklaşır!

Hayat üzerinize hep toprak atacaktır; her türlü pislik ile.

Kuyudan çıkmanın sırrı, bu pisliği silkeleyip bir adım yükselmektir.


Sıkıntılarımızın her biri bir adımdır. En derin kuyulardan bile yılmayarak, usanmayarak çıkabiliriz.
Silkelenin ve biraz daha yukarı çıkın.




24 Haziran 2017 Cumartesi

Tek Ayakkabı


Ayakkabıcı, yeni getirdiği malları vitrine yerleştirirken, sokaktaki bir çocuk onu izlemekteydi. Okullar kapanmak üzere olduğundan, spor ayakkabılara rağbet fazlaydı. Gerçi mallar lüks sayılmazdı ama, küçük bir dükkan için yeterliydi. Onların en güzelini ön tarafa koyunca, çocuk vitrine doğru biraz daha yaklaştı. Fakat bir koltuk değneği kullanmaktaydı. Hem de güçlükle..



Adam ona bir kez daha göz attı. Üstündeki pantolonun sol kısmı, dizinin alt kısmından sonra boştu. Bu yüzden de sağa sola uçuşuyordu. Çocuğun baktığı ayakkabılar, sanki onu kendinden geçirmişti. Bir müddet öyle durdu. Daldığı hülyadan çıkıp yola koyulduğunda, adam dükkandan dışarı fırlayıp:



– Küçük!. diye seslendi. Ayakkabı almayı düşündün mü? Bu seneki modeller bir harika!.
Çocuk, ona dönerek:

– Gerçekten çok güzeller!. diye tebessüm etti. Ama benim bir bacağım doğuştan eksik.

– Bence önemli değil!. diye, atıldı adam. Bu dünyada her şeyiyle tam insan yok ki!. Kiminin eli eksik, kiminin de bacağı. Kiminin de aklı ya da vicdanı.



Küçük çocuk, bir şey söylemiyordu. Adam ise konuşmayı sürdürdü:

– Keşke vicdanımız eksik olacağına, ayaklarımız eksik olsa idi.
Çocuğun kafası iyice karışmıştı. Bu sefer adama doğru yaklaşıp:

– Anlayamadım!. dedi. Neden öyle olsun ki?



– Çok basit!. dedi, adam. Eğer yoksa, cennete giremeyiz. Ama ayaklar yoksa, problem değil. Zaten orda tüm eksikler tamamlanacak. Hatta sakat insanlar, sağlamlara oranla, daha fazla mükafat görecekler…

Küçük çocuk, bir kez daha tebessüm etti. O güne kadar çektiği acılar, hafiflemiş gibiydi. Adam, vitrine işaret ederek:

– Baktığın ayakkabı, sana yakışır!. dedi. Denemek ister misin?



Çocuk, başını yanlara sallayıp:

– Üzerinde 30 lira yazıyor, dedi. Almam mümkün değil ki!.

İndirim sezonunu, senin için biraz öne alırım!. dedi adam. Bu durumda 20 liraya düşer. Zaten sen bir tekini alacaksın, o da 10 lira eder. Çocuk biraz düşünüp:

Ayakkabının diğer teki işe yaramaz!. dedi. Onu kim alacak ki?



– Amma yaptın ha!. diye güldü adam. Onu da, sağ ayağı eksik olan bir çocuğa satarım.
Küçük çocuğun aklı, bu sözlere yatmıştı. Adam, devam ederek:

– Üstelik de öğrencisin değil mi? diye sordu.

– İkiye gidiyorum!. diye atıldı çocuk. Üçe geçtim sayılır.

– Tamam işte!. dedi adam. 5 Lira da öğrenci indirimi yapsak, geri kalır 5 lira. O da zaten pazarlık payı olur. Bu durumda ayakkabı senindir, sattım gitti!.



Ayakkabıcı, çocuğun şaşkın bakışları arasında dükkana girdi. İçerdeki raflar, onun beğendiği modelin aynısıyla doluydu. Ama adam, vitrinde olanı çıkarttı. Bir tabure alıp döndükten sonra, çocuğu oturtup yeni ayakkabısını giydirdi. Ve çıkarttığı eskiyi göstererek

– Benim satış işlemim bitti!. dedi. Sen de bana, bunu satsan memnun olurum.

– Şaka mı yapıyorsunuz? diye kekeledi çocuk. Onun tabanı delinmek üzere. Eski bir ayakkabı, para eder mi?



– Sen çok câhil kalmışsın be arkadaş.. dedi, adam. Antika eşyalardan haberin yok her halde. Bir antika ne kadar eski ise, o kadar para tutar. Bu yüzden ayakkabın, bence en az 30- 40 lira eder.

Küçük çocuk, art arda yaşadığı şokları, üzerinden atabilmişdeğildi.Mutlaka bir rüyada olmalıydı. Hem de hayatındaki en güzel rüya.
Adamın, heyecandan terleyen avuçlarına sıkıştırdığı kağıt paralara göz gezdirdikten sonra, 10 liralık banknotu geri vererek:



– Bana göre 20 lira yeterli.. dedi. İndirim mevsimini başlattınız ya!..

Adam onu kıramayıp parayı aldı. Ve bu arada yanağına bir öpücük kondurdu.

Her nedense içi içine sığmıyordu. Eğer bütün mallarını bir günde satsa, böyle bir mutluluğu bulamazdı. Çocuk, yavaşça yerinden doğruldu. Sanki koltuk değneğine ihtiyaç duymuyordu. Sımsıcak bir tebessümle teşekkür edip:



– Babam haklıymış!. dedi. ‘Sakat olduğum için, üzülmeme hiç gerek yok!’
demişti.


23 Haziran 2017 Cuma

Hayat Kumaşı Bir Kere Dokur



Şehrin en ünlü dokumacısıydı. Sipariş üzerine çok güzel bir kumaş dokumuş, parasını da peşin almıştı. Fakat siparişi veren tüccar kumaşı geri getirdi. Çünkü dokumada kusur bulmuştu.



Dokumacı mahcup bir edayla kumaşını geri aldı ve peşin aldığı bedeli iade etti. Bu arada gözlerinden inci gibi yaşlar süzülmeye başladı. Kumaşı geri getiren tüccar bu duruma üzüldü. Dokumacının mahzun hali ona çok dokunmuştu. Kumaşı getirdiğine bin pişman olmuştu. Parayı ona uzatarak:

– Niçin ağlıyorsun? Paraya ihtiyacın varsa parayı geri verelim. Kumaşı geri verdik diye üzüldüysen alıp gidelim ve bundan kimseye bahsetmeyelim, teklifinde bulundu.

Fakat dokumacı paraya elini uzatmadı bile. Onun derdi başkaydı. Derin bir ah çekerek şöyle dedi:



– Hayır, kumaşımın geri getirilmesine ağlamıyorum. Bu hal benim aklıma ahret gününü getirdi de onun için ağlıyorum. Kumaşımın bir kusuru görüldü ve geri çevrildi. Ben şimdi bunu geri almaya muktedirim. Fakat ya ömür boyu yaptıklarım Allah’a arz olunduğu zaman, kusurları yüzünden geri çevrilecek olursa… O zaman ne olur benim halim? O gün benim ne param olacak ne de malım. Hayat, kumaş gibi değil ki, düzeltilsin ya da tekrar dokunsun. O, sadece bir kere gelir geçer.”





On Yumurta Kaç Öğretmen Eder?



”Daha ilkokuldayım. Evde telefon çaldı. Koştum, açtım. Babamın okul arkadaşı Kerim amca. O da babam gibi öğretmen. Çocukluğumuzun öğretmenleri işte… İki söz arasında hemen birkaç soru, her fırsatta öğretmenliği yaşıyor ve yapıyor. Telefonda hemen sınav başladı…


-Zafer, İstiklâl Marşımızı kim bestelemiştir?

–Zafer, Konya’nın plakası kaç?

Hepsini yanıtlıyorum.

Ardından o zaman bana çok garip gelen bir soru geliyor:

-Zafer, ON YUMURTA KAÇ ÖĞRETMEN EDER?

Şaşırıyorum.


–O nasıl soru Kerim Amca?

Kerim Amca telefonda uzun uzun gülüyor.

–Bak, diyor.

–Okulun akıllısı Zafer. Yanıtını bilmediğin bir soru buldum işte. Şimdi telefonu babana ver. Sonra da babana sor. O sana yanıtını verir.


Babamla Kerim Amcamın telefon görüşmesi bitince, babama soruyorum:

–Baba, Kerim Amcam sordu. On yumurta kaç öğretmen eder?

Babam da gülmeye başlıyor. Ardından, gülerek başlayan, ama bittiğinde ikimizin de gözyaşlarıyla yıkanan aşağıdaki öyküyü anlatıyor:


–Kastamonu’nun Taşköprü ilçesinin yaklaşık yirmi kilometre güneyinde yan yana iki orman köyü vardır. Boşnakköy ve Armutlu. Her iki köyde de hayat zor, insanları yoksuldur.

1950 yılının güneşli bir Temmuz sabahında, bu iki köyün en çalışkan iki öğrencisi Ali ve Kerim, birkaç yıl içinde öğretmen okullarına dönüşecek olan Köy Enstitüsü sınavına katılmak için ilçe merkezine yola çıkarlar. Tabii yürüyerek.


Ali’nin elinde küçük bir sepet ve sepetin içinde on tane yumurta var. Evde para olmadığından, annesi ilçede satıp, sınav için lâzım olacak kalem, silgi gibi ihtiyaçları alması için bu on yumurtayı, biraz kendi evinden, biraz da komşulardan toplayarak Ali’ye vermiş. Kerim’in ailesi daha da fakir olduğundan, Kerim’de o da yok.


Yaklaşık yirmi kilometre yolu yürüyerek ilçe merkezine ulaşıp, hemen bir bakkala giriyor ve on yumurtayı satarak bir kalem ve bir silgi alıyorlar. Kalemi de, silgiyi de ikiye bölerek paylaşıyor ve sınava giriyorlar.

İkisi de başarmıştır.


Ancak bilmedikleri bir şey var. Sınav iki gün. Bu iki küçük köylü çocuk, sınava girip akşama köylerine dönmeyi düşünürken, şimdi Hükümet Konağı’nın önünde, neredeyse ağlamaklı geceyi nerede geçireceklerini bilmeden, bir aşağı, bir yukarı yürümekte…

Cadde üzerindeki evlerden birinde, bu iki köylü çocuğa merakla bakan bir kadın onları eve çağırır. Durumu öğrenince onları doyurur. Akşama eşi de işten gelir ve çocukları o gece misafir ederler.


İkinci gün de sınav başarılıdır. Birkaç ay sonra Kastamonu Gölköy Köy Enstitüsüne kayıt ve ardından şanla şerefle geçen otuz yılı aşkın öğretmenlik yaşamı…

Babam, öykünün sonun şöyle bağladı:

–Bak oğlum, köyden on yumurtayla çıkan iki çocuğun öğretmen, subay, mühendis, milletvekili hatta cumhurbaşkanı olabildiği yönetime CUMHURİYET denir.”


TOPRAĞIN ÇOCUKLARINA SELAM OLSUN!..

Hükümdar ile Yaşlı Çifçi



Bir hükümdar maiyetiyle birlikte ülkesinde bir gezintiye çıkmıştı. Yolu üzerindeki bir köyde çok yaşlı bir adamın tarlasına fidan dikmekle meşgul olduğunu gördü İhtiyara uzaktan seslendi:

– Baba, sen ne diye fidan dikmeye uğraşıyorsun? Maşallah yaşını yaşamışsın, bu diktiğin fidanların meyvesinden herhalde yiyemezsin.


İhtiyar cevap verdi:

– Bu diktiğim fidanların meyvesini bizim yememiz şart değil evlat. Biz nasıl bizden öncekilerin diktiği fidanların meyvesinden yedikse, bizim diktiğimiz fidanların meyvesini de bizden sonrakiler yer.

Bu cevap hükümdarın hoşuna gitti ve ihtiyara bir kese altın verilmesini emretti.


İhtiyar bu ihsanı karşılıksız bırakmadı:

– Gördün mü evlat, bizim diktiğimiz fidanlar şimdiden meyve verdi.

Bu cevap da hükümdarın hoşuna gitti, bir kese daha altın verilmesini emretti.

Yaşlı köylü sıradan biri değildi. Çarıklı erkânı harp diye nitelenen kişilerden biriydi:


– Evlat herkesin diktiği fidan yılda bir defa meyve verir, bizim diktiğimiz fidan yılda iki defa meyva verdi.

Bu diplomatça cevap da hükümdarın hoşuna gitti ve bir kese daha altın verilmesini emretti Ama bu defa vezir araya girdi ve hükümdarı uyardı:


– Aman sultanım bir an önce buradan uzaklaşalım Bu ihtiyar bu gidişle tarlasına fidan dikmek yerine, devletin hazinesine darı ekecek.



Emekçi



Çocuklarıma işimin ne olduğunu asla söylemedim. Benim yüzümden utanç duymalarını hiç istemedim. En küçük kızım bana ne yaptığımı sorduğunda, tereddütsüz bir şekilde ona emekçi olduğumu söylerdim. İşten eve dönmeden önce, kamu tuvaletinde banyo yapardım. Eskiden yaptığım işten hiç ipucu bulamamışlardı. 


Kızlarımı okula göndermek, onları eğitmek istedim. İnsanların önünde onurlu durmalarını istedim. Herkesin bana baktığı gibi, kimsenin onlara bakmasını asla istememiştim. İnsanlar hep beni küçük düşürdü. Kazancımın her kuruşunu kızlarımın eğitimi için yatırdım. Asla yeni bir gömlek satın almadım. O parayı onlara kitap almak için kullandım. O saygıyı, hep benim için kazanmalarını istedim. Ben temizlikçiyim.


Kızımın üniversiteye kabulünün son tarihinden önceki gün kabul ücretlerini alamadım. O gün çalışamadım. Çöpün yanında oturuyordum, gözyaşlarımı saklamaya çalışıyordum. O gün çalışamadım. Bütün iş arkadaşlarım bana bakıyordu ama kimse konuşmaya başlamadı. Başarısız olmuştum, kırılmıştım ve eve döndüğümde bana giriş ücreti soracak kızıma ne söyleyeceğimi bilmiyordum. 


Ben fakirim. Fakir biriyle iyi bir şey olamazdı, buna inanıyordum. İş bittikten sonra bütün iş arkadaşlarım bana yanaştılar, yanıma oturup onları kardeş olarak görüp görmediğimi sordular. Cevap vermeden önce, bir günlük gelirlerini elime teslim ettiler. Herkesi reddettiğimde, "Gerekirse açlıktan ölürüz, kızımız koleje gitmek zorunda" diyerek karşı çıktılar. Onlara cevap veremedim. O gün duş almadım ama eve daha temiz bir şekilde gittim. 


Kızım çok yakında üniversitesini bitirecek. Üçü artık çalışmama izin vermiyor. Yarı-zamanlı bir işi var ve üçü de eğitim görüyor. Çoğu zaman beni eski çalışma yerime götürüp arkadaşlarıma ve bana yemek yedirir. Arkadaşlarım gülüp neden sık sık bize yemek yedirdiğini sorduklarında kızım, “Hepiniz o gün benim için aç kaldınız. Bu şekilde bugünkü yerime gelebildim. Hepinizi, her gün besleyebilmek için Allah’a dua ettim.” dedi. Şimdi kendimi yoksul bir adam gibi hissetmiyorum. Böyle çocuğu olan kimse, nasıl fakir olabilir.



3 Gün Bayram




Nasrettin Hocaya demişler;

Hocam Ramazan bitti gidiyor,



Acaba bizden memnun kaldı mı ki ?

Kalmıştır elbet memnun kalmasa her sene 10 gün erkenden gelir mi?

Ama Hocam, böyle bereket dolu bir ayın bitmesinden dolayı biz çok üzülüyoruz.



Bilmez miyim Ramazan bitti diye üzüntünüzden 3 gün Bayram yapıyorsunuz





22 Haziran 2017 Perşembe

Çöp Kamyonu Kanunu



Bir gün bir taksiye atladım ve havaalanından hareket ettik.

Sağ şeritte yol alırken siyah bir araba park ettiği yerden aniden yola, önümüze çıktı.

Taksi şoförü sert bir şekilde frene bastı, kaydı ve diğer arabaya çarpmaktan milim farkıyla kurtuldu.


Diğer arabanın sürücüsü camdan başını çıkartıp bağırmaya ve küfretmeye başladı.

Taksi şoförü ona gülümsedi ve içten bir şekilde el salladı. Ve gerçekten çok arkadaşçaydı.

Sordum: ‘Neden bunu yaptınız? Adam neredeyse arabanızı mahvedip ikimizi de hastaneye gönderecekti.


Taksi soförü bana, şimdi ‘Çöp Kamyonu Kanunu’ dediğim şeyi öğretti.

Şoför pek çok insanın çöp kamyonu gibi olduğunu açıkladı. Her tarafta çöp dolu olarak dolaşıyorlar; kızgınlık, öfke ve hayal kırıklığı dolular. Çöpleri biriktikçe onu bırakacak bir yere ihtiyaç duyuyorlar ve bazen sizin üzerinize bırakabilirler.


Kişisel almayın. Sadece gülümseyin, onlar için iyi şeyler temenni edin ve yolunuza devam edin. Onların çöpünü alıp işyerinize, evinize veya sokaktaki diğer insanlara dağıtmayın.

İşin ana fikri şu ki, başarılı insanlar çöp kamyonlarının günlerini mahvetmesine ve ellerine geçirmesine izin vermezler.


Hayat pişmanlıklar için çok kısa, dolayısıyla ‘size iyi davranan insanları sevin, iyi davranmayanlar için DUA edin.’



Yaşam Kahvesi



Bir grup öğrenci, emekli hocalarını ziyarete gitmiş. İşlerinden ve sorunlarından söz etmişler. Hoca, iş yaşamında her biri önemli yerlere gelmiş önceki öğrencilerine, kahve ikram etmek üzere mutfağa gitmiş. Biraz sonra değişik boy, renk ve kalitede birçok fincanın bulunduğu bir tepsiyle geri dönmüş.


Kimi porselen, kimi seramik, kimi cam, kimi plastik olan fincanları ve kahve termosunu masaya koyup, kahvelerini oradan almalarını söylemiş.

Tüm öğrenciler, kahvelerini alıp koltuklarına döndüğünde, hocaları onlara şunu söylemiş:


– Farkına vardınız mı bilmem. Zarif görünümlü, güzel, pahalı fincanların hepsi alındı, masada yalnızca ucuz ve basit görünümlü fincanlar kaldı. Elbette ki kendiniz için en güzelini istemek ve onu almak çok normal ama işte bu demin bahsettiğiniz problemlerinizin ve stresin nedeni. Hepinizin istediği fincan değil, kahve iken, bilinçli olarak her biriniz birbirinizin aldığı fincanları gözleyerek, daha iyi olan fincanları almaya uğraştınız.


Yaşam kahveyse; iş, para ve mevki fincandır. Bunlar yalnızca yaşamı tutmaya yarayan araçlardır ama yaşamın kalitesi bunlara göre değişmez. Bazen yalnızca fincana odaklanarak, içindeki kahvenin zevkini çıkarmayı unutabiliyoruz.




Veresiye Defteri



Muallim Ahmet Rıfkı !

Yıl 1915…

Çanakkale’de kızılca kıyametin koptuğu günler…

Aylardan Mayıs…



Vefa Lisesi Fransızca Muallimi Ahmet Rıfkı her günkü gibi mektepten içeri girer.

Selâm verir Ahmet Rıfkı ama çocuklar selâma bile karşılık vermezler!..

Ahmet Rıfkı iyice şaşırmıştır.

Arka sıralarda oturanlardan biri ayağa kalkarak; “Hocam, mahallemizde eli ayağı tutan ağabeylerimiz Çanakkale’ye gönüllü gittiler, ama siz hâlâ buradasınız! Biz de gitmek istiyoruz, fakat yaşımız tutmuyor, söyler misiniz bize, vatanımız elden giderse sizin verdiğiniz eğitim ne işe yarar?”



Yaşlı gözlerle sınıftan çıkar ve mektebin idaresine dilekçesini verir.

Arkadaşlarıyla, talebeleriyle vedalaşır, evine gelir.

Ahmet Rıfkı’nın hayattaki tek varlığı yaşlı annesi Ayşe Hanımdır ve Şehzadebaşı semtindeki evlerinde beraber oturmaktadırlar.

Durumu annesine anlatır, ondan hakkını helâl etmesini ister.



Ardından mahallenin bakkalı, gün görmüş bir zat olan Selâhattin Adil Efendiye uğrar ve şöyle der:
“Selâhaddin Amca, Allahın izniyle vatanın bağrına saplanmış olan düşman hançerini çıkartmaya gidiyorum. Senden isteğim, anamı iaşesiz bırakma! Kısmetse dönüşte borcumu öderim!”

Çeşitli cephelerde savaşa katılır.

19 Aralık 1915 günü şehit olur…



Annesi haberi alır, çok üzülmesine rağmen imanı bütün bir hanım olduğundan hâdiseyi tevekkülle karşılar.

Aklına, veresiye yiyecek aldığı bakkal gelir.
“Yedi aydır senden veresiye alırız, borcumuzu verelim de oğlum borçlu yatmasın!” der.

Selâhaddin Efendi şöyle cevap verir:



“Ayşe Hanım, sen okuma yazma bilmezsin, okuma bilen bir yakınını getir de hesabı o çıkarsın!”

Bunun üzerine Ayşe Hanım, komşusunun kızı Gülşah’la birlikte dükkâna gider.

Selâhaddin Adil Efendi, “Ahmet Rıfkı” bölümünü açarak veresiye defterini Gülşah’ın önüne koyar!

Gülşah, onlara veresiye defterindeki kırmızı harflerle yazılmış satırları gösterir.



Şöyle yazıyordur defterde:
“Bu hesap Ahmet Rıfkı’nın kanıyla ödenmiştir, vesselam!”