31 Mayıs 2017 Çarşamba

Bugün birinin Yüregini işitin


Ben bir emekli öğretmenim 27 yıldan sonra verdiğim bu kararı, Bu mutlu günümüzde 27 yıllık çalışma hayatında yaşadığım unutamadığım bir anımı anlatmak istiyorum sizlere mesleğimin 3 yılında atandığım bir okulda bana 5. sınıfı verdiler..

Ögrencileri tanımam ve kaynaşmam çok uzun sürmedi
ilk yarı yıl biterken ögrencilerime hep tekrarladıgım bir sözü söyledim yine..
Hepinizi çok seviyorum...


Aslında yalan söylemiştim.. çünkü birini pek sevememiştim..
Mehmet.
Arka sıralarda oturur sürekli elbiseleri kirli ve bakımsız..
ara sıra derste uyuyakalırdı
arkadaşlarıyla oynamaz çogu zaman kenardan izlerdi..
Dersleri de pek iyi değildi..
O yüzden hep mesafeli oldum ona karşı..


Birgün sınıfın özlük dosyalarını incelerken Mehmedin dosyasını gördüm..
Açtım.. hayli kabarıktı.. önceki sınıf ögretmeninin yazıları vardı..
Birinci sınıfın sonlarında mehmet için şöyle yazmıştı..
Mehmet gelecegi parlak bir çocuk..
Düzenli çalışkan terbiyeli..
İkinci sınıf sonlarında ise
Mehmet mükemmel seviyeli sınıfta çok seviliyor..
Ancak annesinin hastalanması onu etkiledi..
Evdeki yaşamı mücadele içinde geçiyor..


Üçüncü sınıfta
Annesinin ölümü onu çok etkiledi
Toparlanmaya çalışıyor
Babası da pek ilgilenebilecek durumda değil..
Eger müdahale edilmezse kaybedilebilir..
Dördüncü sınıfın sonlarına dogru ise şöyle bir not düşmüştü..
Mehmet içine kapanık..
Derslerine ilgi göstermiyor..
Yalnız dolaşıyor..
Pek arkadaşı yok..


Dosyayı kapattıgımda hem çok şaşkındım
Hemde kendimden utanmıştım..
Yılbaşında ögrencilerim bana hediyelerini verirken
O en sona kalmış utangaç bir şekilde yavaş adımlarla yanıma geldi..
Başı öne egik
Marketten aldıgı kalın kahverengi ambalaj kagıdı ile beceriksizce sarılmış birşey uzattı bana..
Hediyesini açarken başını yukarı kaldırmış ne tepki verecegimi bekler bir şekilde bana bakıyordu..
Açtım..


Taşlarından bazıları düşmüş yapma elmas eski bir bilezik.. ve sadece çeyregi dolu bir parfüm şişesi..
Aaa ne kadar güzel' dememle birlikte gülmeye başlayan çocukların sesi birden kesildi..
Sonra parfümden birazını sürdüm ve teşekkür ettim..
Gülümseyerek yerine koştu..
Akşam sınıfı boşaltırken yanıma geldi
Ögretmenim bugün hep annem gibi koktunuz' dedi ve koşarak uzaklaştı..
Kendimi tutamadım..
Eve kadar agladım o akşam..


O günden sonra mehmete özel ilgi göstermeye başladım..
Onunla çalışırken zihni canlanmaya başlıyor görünüyordu..
Onu daha fazla teşvik ettikçe
Daha hızlı karşılık veriyordu
Yılın sonuna kadar Mehmet sınıftaki en zeki çocuklardan biri oldu..
Çocuklara yine arada bir yaptıgım gibi
Hepinizi çok seviyorum'
dedim..


Ama yine yalan söylemiştim..
Çünkü mehmedi digerlerinden daha çok seviyordum artık..
Fakat mehmedi bir daha göremedim..
Beşinci sınıf bittikten sonra babasıyla birlikte taşınmışlardı...
Bir sene sonra kapının altında bir mektup buldum..
Beni çok sevdigini ve tüm yaşamında sahip oldugu en iyi ögretmen oldugumu söylüyordu
Liseyi bitirdiginde de okul ikincisi oldugunu ve hala tanıdıgı en iyi ögretmen oldugumu yazarak başlamıştı satırlarına...
On yıl kadar bir daha haber alamadım ondan..
Sonra bir mektup daha geldi..
Evlenmek üzere oldugunu evlenme töreninde damadın annesinin yerine oturup oturamayacagını sordu..


Gözyaşlarımı tutamadım yine..
Mektubun uzunlugunun yanında artık imzası da biraz uzamıştı mehmedin..
Doktor Mehmet Uzun..

Bugün birinin Yüregini işitin..
Bugün birinin yüreginde bir fark oluşturmaya çalışın..
Bunu mutlaka yapın..


Mutlu Aile




Karı koca hayvanat bahçesine giderler. Maymun kafesini izlerken erkek maymunun dişisi ile oynaştığını görür. Kadın: "Görüyor musun ne kadar da romantik!" der. Sonra aslan kafesine yönelirler. Erkek aslan dişi aslandan uzak durmuş kendi halinde uzanmış vaziyettedir. Kadın: "Görüyor musun nasıl da üzgün bir aile izlenimi veriyorlar" der. 


Adam karısını alır ve maymun kafesine geri getirir. sonra kafesin içine bir taş atar. Erkek maymun hızlıca kaçar. Taşlar kendisine değmesin diye dişisini bile umursamaz. Sonra aslan kafesine bir taş atar. Erkek aslan taşın dişisine atıldığını zannederek öyle bir kükrer ki hayvanat bahçesi adeta yankılanır. 


Adam karısına der ki: "İnsanların görünüşte ne yaptığına bakma. Görünüşte herkese mutlu aile tablosu çizen bir çok aile vardır ki, en ufak bir problemde ailesini yüzüstü bırakır. ve yine öyle asil aileler vardır ki, dışarıdan mutsuz görünürler. Halbuki mutluluktan uçarlar."





Zenginlik



Japonya’da 4. yüzyılın sonlarına doğru tahta oturan İmparator Nintoku, yüksek bir kuleye çıkar ve ülkesine bakar.

Gökyüzüne doğru yükselen tek duman dahi göremeyince, halkının yoksul düştüğüne ve bu yüzden hiç kimsenin evinde pirinç dahi pişiremediğini anlar.


Hemen bir ferman çıkaran Nintoku, halkının üç yıl boyunca sadece kendileri için çalışmasını emreder. Sarayda çalışanları bile evlerine gönderir…

Sadece kendileri için çalışan halk, üç yılın sonunda bolluğa kavuşur…


Nintoku kuleye çıkar, ülkenin her yerinde ocakların tütmekte olduğunu yükselen dumanlardan anlar. Yanındaki eşine sevinç içinde “artık zenginiz” der…

İmparatoriçe ise üç yıl boyunca bakımsızlıktan dolayı her yeri eskiyen, çatısı akan, çiçekleri solmuş sarayı göstererek “sen bu halimize zenginlik mi diyorsun” der…


Nintoku’nun yanıtı, yüzyıllardır Japonlar’ın aklından çıkmaz; “Halkın fakirliği, bizim fakirliğimizdir, zenginliği de bizim zenginliğimizdir.



Efsane Vali



Efsane Vali Aydın Valiliği’ne atandığında, henüz üç dört günlük vali iken Nazilli SSK Hastanesi ilgili bir şikayet kulağına çınlanır.

Hiç vakit kaybetmeden hastaneye tebdil-i kıyafet gelir. Acil Bölümünden giriş yapar. Oradaki görevli bir hemşireye der ki

“Başhekimin odası nerede? Hemşire şöyle bir bakar Yazıcıoğlu’na.


Tanıyamaz tabi. Küçümseyici bir ses tonuyla;

”Üst kata çık, koridorun sonundan sağa dön, sondaki oda” der.

Yazıcıoğlu üst kata çıkar. Başhekimin odasını bulur. Kapısı açıktır ama başhekim odasında yoktur. İçeri girer. Tam o sırada başhekim gelir.

“Buyrun ne istiyorsunuz ?” diye sorar.

Yazıcıoğlu, rahatsız olduğunu, tedavi olmak istediğini ama parası olmadığını söyler.


Başhekim kendisine “Burası hayır kurumu değil, paran yoksa tedavi olamazsın” der.

Yazıcıoğlu, “Devletin görevi vatandaşına bakmak değil mi doktor bey ?” der.

Başhekim sinirlenir ve Yazıcıoğlu’nu odasından kovar.

Sessizce aşağı iner, hastanenin iki sokak arkasında bekleyen makam aracına biner, arabada onu bekleyen yardımcısına “Gerekli yazışmalar hemen bugün yapılsın yarın görevden alınma yazısını kendisine bizzat ben vereceğim” der…


Ertesi gün bu sefer resmi giyimli, kravatlı, takım elbiseli olarak gider hastaneye…

Elinde rulo halinde bir kağıt…

Bu sefer makam aracı hastane girişine kadar gelir…

Herkes şaşkındır…

Dün gördükleri yamalı pantolonlu, kasketli, yırtık gömlekli adam meğerse yeni atanan Aydın valisiymiş…


Vay be! der görevliler…

Hiç vakit kaybetmeden başhekimin odasına çıkar…

İçeri girer…

Başhekim dona kalır…

Siz? Ama siz? der…


Bugün itibariyle başhekimlik ünvanından azledilmiş bulunmaktasınız der, elindeki görev azli belgesini uzatır ve ayrılır hastaneden.

Senin gibiler bu memlekete üç beş gömlek fazla geldi Sayın Valim.

Mekanın cennet olsun…!



30 Mayıs 2017 Salı

Gelin Bu Ramazan Birilerinin Kapısını Çalalım



Hikayenin kahramanları 4 üniversiteli kız arkadaş.

Bir gün bunlardan üç kız arkadaş ramazan da bir araya gelip bir iftar yapalım, diyorlar.

Bir araya gelip buluşuyorlar, eğlenip, gülüyorlar, çeşit çeşit yemeklerle güzel bir ziyafet çekip, çok güzel bir akşam geçiriyorlar.

Sonra diyorlar ki bir eksiğimiz vardı.

Mediha yoktu bu gün.


Yarın ona gidelim, çat kapı kapısını çalalım,

iftara Mediha’ya gidelim diye bir karar alıyorlar. Mediha çok çalışkan ve başarılı bir öğrenci.

Hatta arkadaşları dersten kaçıp her seferinde Gülhane Parkı’na gitmek istediğinde; onları ikna edip derse getirende hep Mediha olmuştur.

Ertesi gün üç arkadaş Mediha’nın evine giderler.

Kapıyı çalacaklar, Mediha kapıyı açacak, şaşıracak ve mutlu olacak Ve birlikte iftar yapacaklar diye hayal ederlerken, üç arkadaş kapıyı çalıveriyorlar.


Kapı çalınıp, Mediha kapıyı açınca, bir anda bütün hayaller sönüyor ve büyük bir hayal kırıklığı yaşanıyor.

Mediha şok olmuş bir vaziyette arkadaşlarına bakıyor. Neden geldiniz, ne işiniz var der gibi bakıyor, aslında.

O sırada arkadaşlardan bir tanesi havayı yumuşatmak için

Ooo… içerden çok güzel kokular geliyor.

Yoksa annen kadayıf mı yaptı?


O sırada Mediha’nın annesi kapıya doğru gelir. Mediha’nın annesi kapıya gelince

Mediha biraz mahçup, biraz sıkkın bir şekilde:

Anne sınıftan arkadaşlarım,

iftara gelmişler bize… annesi de buyur ediyor içeriye, buyrun diyor.

Üç kız arkadaş içeri geçtiklerinde, gördükleri manzara bütün heveslerini ve bütün sevinçlerini bir anda bitiriyor.


Çünkü yerde eski bir halı, halının üzerinde tahta bir sofra, sofranın etrafında dört küçük çocuk ve sofranın üzerinde de küçük bir tepsinin içersinde bayat ekmeklerden yapılmış, ekmek makarnası var.

Dört küçük çocuk misafirleri görünce hemen kaçışıyorlar.

Belki birisi üzerindeki eski elbiseden utanıyor, belki birisi üzerindeki pijamadan utanıyor.

Ama bir anda dağılıyorlar.


Sonra iftar vakti geliyor. İftar vakti geliyor ama üç kız arkadaş eve geldiklerine bin pişman… ağızlarına aldıkları her bir yumuşak lokma, boğazlarından bir demir parçası gibi geçiyor. Ne yaptık, niye geldik diyorlar. Keşke gelmeseydik diyerek, içlerinden. Ama gelmiş bulunuyorlar bir kere. Bir an Mediha’nın annesi durumu kurtarmak için diyor ki:


Ya aslında bugün tarhana yapacaktım, aslında kıyma almıştım, köfte yapacaktım. Ama işte tüpçü tüpü geç getirdi. Bir şey yapamadım diyor. Evin en küçüğü Anne gerçekten bu saydıkların dolapta var mıydı? Küçük çocuk koşarak dolabın kapağını açıyor, ancak dolapta hiçbir şey yok.

Hiddetle dolabın kapısını kapatıp, annesinin gözlerine şiddetle bakan çocuk, sofraya tekrar oturuyor.

O gün, üç kız arkadaş o sofradan nasıl kalkıyorlar ve eve nasıl dönüyorlar bilemeyiz.


Gidişleri sanki bir düğüne gider gibi, ancak dönüşleri bir cenaze evinden döner gibi.

Evlerinde sahura kalkıyorlar. Sahura kalktıklarında boğazlarından hiçbir şey geçmiyor. Hatta bir arkadaşın gözyaşları önündeki yemek tabağına damlıyor. Ertesi sabah okula gittiklerinde ilk teneffüs bir araya geliyorlar. Durumu anlatıyorlar, diyorlar ki boğazımızdan hiçbir şey geçmedi. Çünkü orada bir ev var ve o evde bir çocuk… diyorlar ki ne yapalım, bir şeyler yapalım.


Mediha’ya yardım edelim. Acaba para ile mi destek olsak… ama Mediha onurlu bir insan, para vermek onun onurunu kırar. Kaş yapalım derken göz çıkarmayalım diyorlar ve kendi aralarında bir karar veriyorlar. Mediha’nın evinin bulunduğu markete gidip, marketçi ile küçük bir anlaşma yapıyorlar. Diyorlar ki biz size para verelim. Siz bu parayla bize bir ramazan kumanyası yada kolisi hazırlaryıp, onların evine götürün. Sanki sizin böyle bir kampanyanız varmış gibi, ramazanda böyle bir güzellik yapıyormuş gibi. Gerçekten bunu da yapıyorlar ve Mediha’nın evine bırakıyorlar bu koliyi. Ertesi gün Mediha okula geldiğinde çok mutlu.


Arkadaşlarına diyor ki:

O gün geldiğiniz de hazırlıksız yakalandık. Annem çok güzel şeyler yapacaktı ama siz ansızın geldiğinizden bir şey yapamadık, ama yarın iftara bize gelirseniz; güzel bir iftar yaparız beraber. Ve ertesi gün iftara gittiklerinde o gün buzdolabını açıp, hayal kırıklığı yaşayan o küçük çocuk diyor ki:


Annem çorba yaptı, annem pilav yaptı, şunu da yaptı, bunu da yaptı, tatlıda yaptı.
Ve belki de bu ramazan bizim gidip kapısını çalmamız gereken birileri var. İşte tıpkı bu örnek gibi gitmemiz lazım, o kapıyı çalmamız lazım. Belki bir çocuk o gün sevinmek istiyor. Belki bir anne çocukları ile o sofraya baktığında mutlu olmak istiyor…. Hadi gelin bu ramazan birilerinin kapılarını çalalım… Bir şeyler yapalım. Çünkü “Ramazan” böyle güzel…



Mehmetçik



Barış Manço 24 Mayıs 1993 de konser vermek için Samsun’a gelir. O gün tüm hazırlıklar tamamlanır, konser alanı dolup taşmaya başlar.

Ama beklenmedik acı bir haber Manço’yu çok üzer. Elazığ Bingöl karayolunda 33 askerimiz teröristler tarafından kalleşce şehit edilmiştir.


Barış Manço vatan evlatlarının şehit olmasına çok üzülür konsere çıkmama kararı alır. Dönemin belediye başkanı Muzaffer Önder‘e durumu izah eder ve sahneye çıkıp bu şartlarda konser veremeyeceğini söyleyerek Samsunlulardan özür diler.

Samsun Belediyesi bu konser için 100 bin lira harcamıştır.


Barış Manço bu zararı da karşılamak ister, belediye başkanına yazdığı çeki uzattığında  Belediye Başkanı Muzaffer Önder’in verdiği cevap Manço’yu çok duygulandırır.
– O çekin yeri Mehmetçik Vakfı’dır.


Ruhları şad olsun.



29 Mayıs 2017 Pazartesi

Sultan 4. Murat'a Sırtını Keseleten Adam


Sultan 4. Murat zamanında Habib Baba adında pek bilinmeyen bir Allah dostu yaşarmış. Yaşlı, fakir, gariban bir insanmış...

Habib Baba, uzun bir kervan yolculuğunun sonunda İstanbul'a gelmiş. Yolculuğunun tozunu, yorgunluğunu atmak için bir hamama gitmiş. Niyeti; şöyle iyice bir keselenip, paklanmak, bedeninin temizliğini de ruhunun temizliğine denk kılmakmış. Fakat gelin görün ki gittiği hamamı o gün Sultan 4. Murat'ın vezirleri kapatmışlar. Hamamcı Habib Baba’yı içeri sokmak istememiş.


"Bugün" demiş, "Sultan 4. Murat'ın vezirleri hamamı kapattılar. Dışarıdan müşteri alamam." Habib Baba üzülmüş. Rica, minnet... Israr etmeye başlamış. "Ne olursun" demiş, "kimseye varlığımı belli etmem, aceleyle yıkanır çıkarım. Bu tozlu bedenle Rabbim'e ibadet ederken utanıyorum."

Hamamcı da insaflı insanmış... Dayanamamış. Hamamın en sonundaki odayı göstererek; "Baba şu odada hızla yıkanıp çık. Para da istemem. Yeter ki; vezirler, senin farkına varmasınlar." demiş. Habib Baba sevinerek kendine gösterilen odaya girmiş... Yıkanmaya başlamış.


Az vakit sonra bir fakir müşteri daha hamamcının karşısında dikilivermiş. Boylu poslu, genç, yakışıklı biriymiş bu kez gelen... Görünümü de oldukça fakirmiş. Ama sadece görünümü... Bu kişi tebdil-i kıyafet (kılık değiştirmiş) Sultan 4. Murad'mış. O gün vezirlerinin hamamda, topluca alem yapacaklarından haberdar olduğundan "Vezirlerinin kendi başlarına nasıl eğleniğini, eğlenirken kendisinin arkasından söz söyleyip söylemediklerini..." merak etmiş.


Hamamcı padişahı tanımadığından; bu fakir gence de Habib Baba'ya söylediğinin aynısını söylemiş. "Bugün Sultan 4. Murat'ın vezirleri hamamı kapattılar. Dışarıdan müşteri alamam." Padişah da ısrar etmiş. "Ne olursun hamamcı? Kirli bedenle ibadetimi nasıl yaparım?" Hamamcı yine dayanamamış ısrara... Habib Baba’nın yıkanmakta olduğu odayı göstererek, genç padişahın kulağına fısıldamış; "Şu odada bir ihtiyar yıkanıyor. Sen de sar peştemali beline, o odaya gir. Beraber sessizce yıkanın, bir an evvel çıkın. Aman gözünüzü seveyim vezirlerin varlığınızdan haberi olmasın." Sultan 4. Murat beline peştemalı sarıp Habib Baba’nın bulunduğu odaya girmiş. Usulca selam verdikten sonra yıkanmaya başlamış. Bu arada, hamamın büyük salonundan gelen tef, dümbelek, şarkı, türkü sesleri ortalığı inletiyormuş...


Habib Baba'nın gözü, genç hamam arkadaşının sırtına takılmış. Gencin sırtı pek bir kirli gibi görünmüş gözüne... Habib Baba, o kişinin tedbil-i kıyafet padişah olduğunu habersiz yumuşak bir sesle sormuş; "Evladım sırtın pek bir kirlenmiş. Müsaade edersen bir keseleyivereyim." Padişah aldığı bu teklif karşısında çok şaşırmış ama çok ha hoşuna gitmiş. Hoşuna gitmiş çünkü; ömründe ilk defa biri ona padişah olduğunu bilmeden, sırf bir insan olduğu için ve karşılık beklemeksizin bir iyilik yapmayı teklif etmekteymiş. Memnuniyetle Habib Baba'nın yanına yanaşan padişah; "Buyur baba" demiş, "Ellerin dert görmesin!" Bu sırada içerideki alemin sesleri hamamı çınlatmaya devam etmekteymiş.


Habib Baba, 4. Murat'ın sırtını bir güzel keselemiş... Padişahın gönlü bir kuru teşekkürle yetinmeye razı olmamış. "Ne de olsa insandır. O da her insan gibi kendine yapılan iyiliklerin kölesidir." diye düşünüp; "Baba" demiş, "Gel ben de senin sırtını keseleyeyim de ödeşmiş olalım." Habib Baba teklifin kimden geldiğinden habersiz, tebessümle; "Olur evladım" demiş. Sultan 4. Murat bir yandan kese yaparken, bir yandan da Habib Baba'nın ağzını yoklamak istemiş. "Baba be" demiş, "Duyuyor musun şu içerdeki eğlencenin seslerini... Şu hayatta Sultan'a vezir olmak varmış. O seni sevince; bak adamlar içerde tef, dümbelek hamamı inletiyorlar... Sen ve ben ise burada iki hırsız gibi..." Habib Baba genç sultana kendi hükmünü söylemiş:


- Be evladım Sultan Murat dediğin kimdir? Sen asıl Alemlerin Rabbi'ne kendini sevdirmeye bak! O seni sevince; sırtını bile Sultan Murat'a keselettirir!...



Bir çocuğun sevgi çırpınışı



Küçük çocuk okuldan gelir gelmez holün sonundaki odaya doğru gitti. Ve duvarın dibinde duran tabureye çıkarak, kapının üstündeki camlı bölümden baktı.

Babacığı her zamanki yerinde, eski bir sedirde oturuyordu. Önünde de birkaç tane içki şişesi vardı. Sedirin üstüne yayılan örtü, sigara yanıklarıyla yer yer delinmiş, dökülen sıvılarla rengini kaybetmişti. Köşedeki televizyon yine açıktı, babası ona bakacak durumda olmasa da…


Küçük çocuk okula yeni başlamıştı. Buna rağmen kontrol görevini, büyüklere taş çıkartacak bir şekilde yapar, bu işe her şeyden fazla önem verirdi. Çünkü babası sızınca sigarasını elinden düşürür, bazen üstünü başını, bazen yorganı, bazen de yerdeki kilimleri yakardı. Üstelik de her yere alkol bulaştığından, o zamana kadar bir yangın çıkmaması, mucizeden başka bir şey değildi.

 Babası için ettiği dualar, daha yangın çıkmadan onu söndürüyordu.


 Küçük çocuk kontrol işlemini, kapının üstünden yapmak zorunda idi. Çünkü içeri girse çok kötü azarlanır, duyduğu üzüntüden, o günkü hiç bir dersine çalışamazdı. Anneciği “geçim işi”ni üstlenmişti. Sürekli olmasa da, haftada birkaç gün temizliğe giderdi. Küçük çocuk bu günlerde babasına daha fazla ihtimam gösterirdi. Holün duvarındaki sarkaçlı saatleri, ona görev vaktini bildirirdi. Buçuklarla birlikte, bu da yarım saatte bir demekti. İkide bir yerinden kalkmaya üşense de, babasına duyduğu sevgiden ötürü, bu işten asla şikayet etmezdi. En büyük üzüntüsü ona yaklaşamamak, bir kerecik bile okşanmamaktı. “Tek çocuk çok kıymetlidir.” diyenler, bu bakımdan kesinlikle yanılıyordu.


 Babası, yıllar boyu kapandığı odadan sadece tuvalet ihtiyacı için ayrılır, daha sonra hiç bir mekâna uğramadan, âdeta koşarcasına geri dönerdi. Küçük çocuk kapının açıldığını duyunca aceleyle koridora fırlayıp, babasının kendisiyle konuşmasını, hatta bazen rüyasında gördüğü gibi, sarılarak öpmesini beklerdi.

 Fakat ondan sadece tek bir kelime duyardı: “N’aber?”
 “İyiyim babacım!.” derdi gülümseyerek ve sevgisini gönlüne hapsederek…


Çocuk bir gün yine okuldan döndüğünde, kontrol vazifesini yapmak istedi. Fakat çıktığı taburenin bir ayağı aniden kırılınca, kapının pervazına asılı kaldı. Ellerini bırakarak aşağı atlaması, onun için son derece basit bir işti. Fakat tabure devrilip tersine dönmüş, sivri bir kama şeklinde kırılan ayak, tam atlayacağı yere gelmişti.

 Çocuk o şekilde sallanıp durmaktayken, babası sesleri duyup dışarı çıktı. Ve tabureyi bir kenara ittikten sonra, oğlunu bel kısmından sıkıca kavrayarak:


“Ellerini bırak!.” diye bağırdı. “Merak etme seni tuttum, düşmezsin.”
Küçük çocuk, bu sözleri hiç duymamış gibiydi. O şekilde beklerken:

“Bırak, bırak, korkma!.” diye tekrarladı babası. “Seni çok sıkı tuttum, endişelenme!.”
Çocuk, ancak kendisinin duyacağı şekilde:

“Gücüm tükenmeden bırakmam babacım!.” dedi. “Çünkü bana ilk defa sarılıyorsun



28 Mayıs 2017 Pazar

Bize Lüzum Yok



Ödemişte yol yapımımı için uğraşan mühendisler Kel Dağda öyle bir yere gelmişlerki tıkanmışlar, yolu nereden devam ettirecekleri konusunda kararsız kalmışlar. Oralarda keçi otlatan bir Yörük bir haftadır hiç çalışma yapılmamasını merak etmiş ve Karayolları ekibinin yanına varmış;

-“Hayrola hemşerim. Bir haftadan kelli iş yürütmüyorsunuz?”


-“Yok çoban kardeş. Yolu nerden devam edeceğimiz konusunda teknik araştırma yapıyoruz. Toprak ve kaya örnekleri gönderdik. Tahlillerden sonra planı işleteceğiz.” Yörük yüzünde alaycı bir gülümseme ile,

-“Bundan kolay ne var? Toz kireç varsa, ben size hallederim!” Tahlil sonuçlarını beklemekten canları sıkılan mühendisler eğlence bulmanın sevinciyle,

-“Olmaz mı elbette var. Peki ne yapacaz?”


-“Şimdi bu kireç çuvalını benim eşeğe yüklücez. Dabanındanda delecez. Eşeğe deh’ dedinnen. Hayvan en sağlam, en güzel güzargahı bilir ordan gider. Eşek sağlam olmayan yere basmaz. Kireç ardından döküldükçe sizde yolu o ize göre yaparsınız!” Mühendisler Yörüğe kireç çuvalını vermiş ve onun çuvalı eşeğe yükleyip, Dehlemesini eğlenerek izlemişler. Lakin 3 gün sonra istedikleri tahlil sonuçları geldiğinde şaşırıp, kalmışlar. Çünkü sonuç Yörüğün eşeğinin izinin aynı istikametini vermiş. Birkaç gün sonra Yörüğün keçi sürüsünü telaşlı telaşlı sürdüğünü görmüşler.


-“Çoban emmi nedir bu telaş?”

-“3-4 saate varmaz şiddetli yağmur gelecek. Biran evvel kotaraya varmak dilerim. Sizinde çadırlar aynı yerdeyse onları hemen sökün aha şu yan bayıra kurun. Telef olmayın.” Mühendisler gülmüş.

-“Sen telaş etme emmi. Biz Meteorolojiden rapor aldık. Bir hafta yağış yok.” Yörük aynı telaşla hareket ederken,


-“Benden söylemesi arkadaşlar. Gayrısını siz bilirsiniz” Gerçektende 4 saat sonra öyle bir yağmur kopmuş ki? Seller sular olmuş, mühendisler canlarını zor kurtarmış. Çadırları, malzemelerini sel götürmüş. Sabah olduğunda ölümden dönen iki mühendis ortak kısacık istifa dilekçesi yazarak, vermişler;

“Eşeğin yol, Keçi çobanı yörüğün Meteoroloji mühendisi olduğu yerde bize lüzum yoktur!”



Hz.Ömer ve İffetli Genç



Bir genç, beş vakit namazı Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) ile kılardı. Hazret-i Ömer her selâm verişinde, genci arkasında görürdü. Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) de bu genci sevmişti. Bir kadın bu gence aşık olup, her zaman haber göndererek evine çağırtır, fakat genç râzı olmaz, yanına gitmezdi. Bu kadın, uzun müddet gencin arkasına düştüğü halde, kendisini gence sevdiremedi. Kadın, bir kocakarıya başvurdu.


Kocakarı: “Seni bu gece o gençle bir araya getirirsem, bana ne ikramda bulunursun?” dedi. Kadın: “Bu işi yaparsan, sana çok şeyler vereceğim,” dedi. Kocakarı, o kadın ile birlikte evinde otururken; genç yatsı namazını kılmış, evine dönüyordu.

Yol üzerinde bulunan kocakarının evinin önünden geçerken, kocakarı: “Bana yardım edene, Hak teâlâ da yardım etsin,” diye feryâd etti. Genç bu feryadı duyunca, kocakarıdan feryadının sebebini sordu. Kocakarı: “Bir koyun kaçırdım, tutamıyorum, bana yardım et,” dedi. Genç bu söze inanıp evden içeri girdi. Gence aşık olan kadın, kapıyı kilitleyip gencin ayaklarına sarılarak yalvarmağa başladı: “Ne zamandan beri senin derdinle yanıyorum, bana hiç vefâ etmiyorsun. Sana ancak bu hileyi yaparak kavuştum,” diyerek genci kuvvette tuttu.


Genç, yine kadına iltifat etmedi, yüzüne bakmadı. Kadın genci çok övdüğü hâlde, genç yine kadının yüzüne bakmıyordu. Kadın “Yâ bana yaklaş arzumu yerine getir veya feryâd eder bütün mahalle halkını buraya toplarım, rüsvây olursun,” dedi. Genç: Âhirette rüsvây olacağıma burada olurum, dedi. Genci hiçbir yolla aldatamıyan kadın, feryâd etmeğe başladı. Bütün mahalle halkı evin etrafına toplandılar. Kadın: “Bu gece kapımı kilitleyip yatarken, bu adam gelip bana tecavüz etmek istedi” dedi.


Mahalle halkı içeri girip, genci dövdü, hattâ başını birkaç yerden yarıp, ellerini, bağlayarak, Hazret-i Ömer’in (radıyallahü anh) huzuruna getirdiler. Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) genci o halde görünce: “Yâ Rabbi! Bu gence hüsn-i zannım vardır. Resûlünün hürmeti için beni bu zannımdan döndürme!” diye duâda bulundu. Sonra genci yanına çağırdı ve: “Senin hakkında iyi düşünürüm. Bu çirkin işi senin yapacağını zannetmiyordum. Korkma, yakın gel, Hak teâlâ doğru kullarının yardımcısıdır,” buyurdu. Genç: “Bu kadın bana bir kaç yıldır âşık olmuştu.


Çok kere haber gönderdiği halde râzı olmamıştım. Sonunda bir kocakarı hilesiyle beni evine çağırdı. Ondan sonraki hadîseleri de birer birer anlattı. Hazret-i Ömer (radıyallahü anh): “O kocakarıyı görünce tanır mısın?” buyurdu. Genç: “Evet tanırım,” dedi. Şehirdeki bütün kocakarıların dışarı çıkmaları emir edildi. Hepsi bir yerde gizlenen gencin önünden geçtiler.


Genç, hile yapan kocakarıyı tanıdı. Kocakarıyı Hazret-i Ömer’in huzuruna götürdüler. Hazret-i Ömer’in heybetine dayanamayıp, para için bu işi, yaptığını ikrar etti. Kocakarı söyleyince, âşık olan kadın ne yaptıklarını anlattı. Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) kalkıp, gencin ellerini çözüp, mendili ile başının kanını silip bağladı. Allahü teâlâ’ya hamd olsun ki, Resûl-i Ekrem aleyhissalatü vesselam Efendimizin “Ümmetimden, kardeşim Yûsuf aleyhisselâmın kendini Zeliha’dan sakladığı gibi, yabancı kadınlardan muhafaza eden sıddîklar çıkacaktır” hadîs-i şerîfi bizim zamanımızda bu gence nasib oldu.” buyurdu. Gencin sırtını okşayarak hayır duâ etti



Padişahın İşi Ne?



Sultan Murat Han o gün bir hoştur. Telaşeli görünür. Sanki bir şeyler söylemek ister sonra vazgeçer. Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz hiç değil. Veziriazam Siyavuş Paşa sorar:

– Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var?

– Akşam garip bir rüya gördüm.

– Hayırdır inşallah?…


– Hayır mı şer mi öğreneceğiz.

– Nasıl yani?

– Hazırlan, dışarı çıkıyoruz.

Ve iki molla kılığında çıkarlar yola. Görünen o ki, padişah hâlâ gördüğü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Seri, kararlı adımlarla Beyazıt’a çıkar, döner Vefa’ya, Zeyrek’ten aşağılara sallanır. Unkapanı civarında soluklanır. Etrafına daha bir dikkatle bakınır. İşte tam o sırada yerde yatan bir ceset gözlerine batar, sorarlar:


– Kimdir bu?

Ahali:

– Aman hocam hiç bulaşma, derler.

Ayyaşın menhusun biri işte!…

– Nerden biliyorsunuz?

– Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz…

Bir başkası tafsilata girer:


– Biliyor musunuz, der. Aslında iyi sanatkârdır. Azaplar Çarşısı’nda çalışır. Nalının hasını yapar… Ancak kazandıklarını içkiye, fuhuşa harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine, hem de nerde namlı mimli kadın varsa takar peşine…

Hele yaşlının biri çok öfkelidir:

– İsterseniz komşulara sorun, der. Sorun bakalım onu bir cemaatte gören olmuş mu?

Hâsılı, mahalleli döner ardını gider. Bizim tebdili kıyafet mollalar kalırlar mı ortada?! Tam vezir de toparlanıyordur ki, padişah keser yolunu:

– Nereye?


– Bilmem, bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.

– Millet bu, çeker gider. Kimseye bir şey diyemem…

Ama biz gidemeyiz, şöyle veya böyle tebaamızdır. Defini tamamlamak gerek.

– İyi ya, saraydan birkaç hoca yollar, kurtuluruz vebalden.

– Olmaz, rüyadaki hikmeti çözemedik daha.

– Peki, ne yapmamı emir buyurursunuz?

– Mollalığa devam… Naaşı kaldırmalıyız en azından.


– Aman efendim, nasıl kaldırırız?

– Basbayağı kaldırırız işte.

– Yapmayın, etmeyin sultanım, bunun yıkanması, paklanması var. Tekfini, telkini…

– Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasilhane bulmalıyız.

– Şurada bir mahalle mescidi var ama…

– Olmaz, vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin?


– Ne bileyim, Ayasofya’dan, Süleymaniye’den, en azından Fatih Camii’nden…

– Ayasofya ile Süleymaniye’de devlet erkânı çoktur. Tanınmak istemem. Ama Fatih Camii’ni iyi dedin. Hadi yüklenelim…
Ve gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur, kefen tabut bulur. Padişah bakır kazanları vurur ocağa… Usulü erkânınca bir güzel yıkarlar ki; naaş, ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur, aydınlanır alnında. Yüzü sâkilere benzemez. Hem manalı bir tebessüm okunur dudaklarında. Padişahın kanı ısınmıştır bu adama, vezirin de keza… Meçhul nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar. Ama namaz vaktine bir hayli vardır daha… Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır.


– Sultanım, der. Yanlış yapıyoruz galiba…

– Nasıl yani?…

– Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan buraya getirdik cenazeyi. Kim bilir belki hanımı vardır, belki yetimleri?

– Doğru! Öyle ya, neyse… Sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp geleyim.

Vezir, cüzüne, tespihine döner, padişah garip maceranın başladığı noktaya koşar. Nitekim sorar soruşturur. Nalıncının evini bulur. Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadiseyi metanetle dinler. Sanki bu vefatı bekler gibidir.


– Hakkını helal et evladım, der. Belli ki çok yorulmuşsun.

Sonra eşiğe çöker, ellerini yumruk yapar, şakaklarına dayar… Ağlar mı? Hayır. Ama gözleri kısılır, hatıralara dalar belki. Neden sonra silkinip çıkar hayal dünyasından…

– Biliyor musun oğlum? diye dertli dertli söylenir… Bizim efendi bir âlemdi, vesselam… Akşamlara kadar nalın yapar… Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin; elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya!…


– Niye?

– Ümmeti Muhammed içmesin diye…

– Hayret!?.

– Sonra, malum kadınların ücretlerini öder eve getirirdi. Ben sizin zamanınızı satın aldım mı? Aldım! derdi. Öyleyse şimdi dinlemeniz gerek… O çeker gider, ben menkıbeler anlatırdım onlara… Mızraklı ilmihal. Hücceti İslam okurdum…


– Bak sen! Millet ne sanıyor hâlbuki…

– Milletin ne sandığı umurunda değildi. Hoş, o hep uzak mescitlere giderdi. Öyle bir imamın arkasında durmalı ki derdi. Tekbir alırken Kâbe’yi görmeli…

– Öyle imam kaç tane kaldı şimdi?

– İşte bu yüzden Nişancıya, Sofular’a uzanırdı ya… Hatta bir gün; Bakasın efendi, dedim. Sen böyle böyle yapıyorsun ama komşular kötü belleyecek. İnan cenazen kalacak ortada…

– Doğru, öyle ya?…


– Kimseye zahmetim olmasın deyip, mezarını kendi kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim. İş mezarla bitiyor mu, dedim. Seni kim yıkasın, kim kaldırsın?

– Peki, o ne dedi?

– Önce uzun uzun güldü, sonra; Allah büyüktür hatun dedi. Hem padişahın işi ne?



27 Mayıs 2017 Cumartesi

10 Çocuk


Kadının biri 10 tane olan çocuklarını ana sınıfına yazdırmak için başvurmuş ve okulun müdürü kayıt yapması için kadından çocukların isimlerini istemiş.

Kadında ahmet demiş. Müdür bey şaşırarak:

– Nasıl ahmet yani hepsinin ismide ahmet mi_?


Kadın gayet emin bir şekilde:
– Evet

Müdür:

-Peki hanımefendi zor olmuyor mu karıştırmıyor musunuz_?

Kadın:

– Yo bilhakis kolay oluyor ahmet yemeğe diyorum hepsi birden geliyor, ahmet çıkıyoruz diyorum hepsi birden hazırlanıyorlar.


Müdür şaşkınlıkla dinlemekte ve kadına:
– Peki bayan özel iş vermen gerekiyor ise napıyorsun?

Kadın:
– O ZAMAN SOY İSİMLERİ İLE çagırıyorum_!



Asıl Zehir



Günün birinde güzel bir genç kız sevdiği adamla evlenir ve aynı evde kocası ve kaynanası ile birlikte yaşamaya başlar. Çok mutludur, fakat kaynanası ile geçinememeye başlar. Kuşak farkı nedeniyle kişilikleri tamamen farklıdır. Bu nedenle ve daha birçok küçük sebeple her gün kavga edip tartışırlar. Kocası da annesi ve karısı arasında kalmaktan sıkılmış, mutsuz olmuştur.


Genç kız, bu böyle gitmez, bir şeyler yapmak gerek diye düşünür, eski bir tanıdığı olan baharatçıya gider ve derdini ona anlatır.

Yaşlı adam baharatlardan bir karışım hazırlar, kaynanasını zehirlediği belli olmasın diye der ki:

– Bu karışımı 3 ay boyunca her gün kaynanan için yaptığın yemeklerin içine az bir miktar koyacaksın.


Kimsenin şüphelenmemesi için ona çok iyi davranmalı, onun en sevdiği, güzel yemekleri yapmalısın.

Sevinç içinde eve dönen genç kız yaşlı adamın dediklerini aynen uygular.

Her gün kaynanasının sevdiği en güzel yemekleri yapar.

Kaynanasının yemeğine az miktarda zehri damlatır.

Kimse şüphelenmesin diye de ona çok iyi davranır.


Bir süre sonra kaynanası da çok değişir ve ona kendi kızı gibi davranır.

Evde artık herkes mutludur.

Genç kız suçluluk duymaya başlar.

Pişman bir vaziyette baharatçı dükkanının yolunu tutar ve yaşlı adama şu ana kadar kaynanasına verdiği zehrin etkisini yok edecek panzehir için yalvarır.

Kaynanasının ölmesini artık istememektedir.


Yaşlı adam yaşlı gözlerle karşısında konuşup duran genç kıza bakar, gülmeye başlar ve der ki:

– Merak etme sana verdiğim karışım çeşitli vitaminler içeriyordu. Olsa olsa kaynananı sadece daha da güçlendirdin. Gerçek zehir ise senin ile kaynanan arasındaydı. Sen ona iyi davrandıkça o da değişti ve aranızdaki zehir yerini sevgiye bıraktı, böylece siz gelin kayna değil, gerçek bir ana kız oldunuz.


Eski bir Çin atasözü; “Sevilen insan sevgisini insanlara veren insandır.”Kendi içimizdeki zehirlerin panzeheri birbirimize daha çok sevgiyle yaklaşmaktır.



Selim’ime Selâm Söyle



Yavuz Sultan Selim Han zamanında çok fakir bir adam borçlarını ödeyemeyince zora düşmüş ve sabah soluğu Yavuz Sultan Selim’in yanında almış, demiş ki:

— Sultanım, bana bir kese altın verecekmişsiniz.

Selim Han:

— Vereyim vermesine de bir neden söyleyecek misin?

Fakir adam:

— Ben, 63 yaşında, İstanbul eşrafından Mehmet. Ben çok zengindim sultanım. Lâkin bir süre önce başıma gelen bir musibet sonucu malımı, mülkümü, neyim varsa kaybettim. Ne ettimse kurtulamıyorum borç batağından.



Dün gece herkesin yattığı o mukaddes teheccüd saatinde kalktım, iki rekat namaz kıldım, sonra koydum alnımı secdeye. “Ya Rabbi, beni eşime, çocuklarıma ve dostlarıma mahçup etme. Derdi veren de sensin, dermanı veren de.” dedim ve yattım. Rüyama Resûlullâh Efendimiz sallâllahu aleyhi ve sellem geldi, dedi ki: “Ey Mehmet, niye hüzünlenirsin evladım? Yarın ilk işin, saraya git, Selim’ime selam söyle, sana bir kese altın versin. Eğer sebebini sorarsa, her gece okuduğu, benim ruhuma hediye ettiği 100 salâvatı dün gece okumayı unuttu; okumadığı salâvatlar hürmetine seni mutlu etsin.” dedi. Der demez, Selim Han hemen bir kese altın çıkartıp vermiş adama ve demiş ki:



— Ne olur, tekrar söyle! Ne dedi Habîbullah?
Mehmet amca tekrarlamış:

— “Selim’ime selâm söyle, sana bir kese altın versin, her gece okuduğu 100 salâvatı dün gece okumayı unuttu, okumadığı salâvatlar hürmetine seni mutlu etsin.” dedi, demiş.
Çıkartıp adama bir kese daha vermiş. Ama durmamış Yavuz Selim:
— Söyle, ne olur, ne dedi Resûlullâh sallallâhu aleyhi vesellem?
Mehmet amca tekrar etmiş:



— “Selim’ime selâm söyle…” diyerek tekrardan söylemiş Resûlullâh sallâllahu aleyhi vesellemin söylediklerini.

Çıkarıp bir kese altın daha vermiş. Ama durmamış Yavuz Selim:
— Ne olur bi daha söyleeee, ne dedi Muhammed Mustafa sallâllâhu aleyhi ve sellem?
Adam tekrar etmiş yine. Yavuz Selim bir kese altın daha vermiş. Her kesede 100 altın var. Tam on yedi kese altın ederince tekrarlatmış.



Mehmet amcanın kucağında 1700 altın. Bir servet. Ama Yavuz Selim Han kendini kaybetmişçesine durmuyor:
— Ne olur söyle, ne dedi Kâinatın efendisi?
Selim Han’ın nedîmi Hasancan bunu fark etmiş ve:
— Sultanım, Mehmet amca getirdiği heber vesilesi ile mes’ûd oldu. Aldığınız haberle siz de mes’ûd oldunuz. İsterseniz Mehmet amcayı gönderelim, başı sıkıştığında tekrar gelsin, ne dersiniz? deyip adamı göndermiş.


Hasancan adamı uğurlayıp döndüğünde Yavuz Selim’i yerde secde eder vaziyette görünce ona bişey oldu düşüncesiyle omzuna dokunmuş; Yavuz Sultan Selim başını kaldırmış ki gözleri kan çanağı…

— Duydun mu Hasancan, Habibullâh benim için “Selim’im” demiş, duydun mu?.. Binlerce şükür olsun, bizi bu şerefe nail etti Rabbime Hamd olsun.
Ve devam etmiş Yavuz Selim Han:



— Ey Hasancan, eğer sen o amcayı göndermeseydin, değil malımı mülkümü, tâcımı, tahtımı, sarayımı Resûlullâh’ın bana “Selim’im” demesine feda edecektim.
Rabbim bizleri cennette Efendimiz sallâllahu aleyhi ve selleme komşu olanlardan eylesin inşâallah.





26 Mayıs 2017 Cuma

Sevgi,Zengilik Ve Başarı



Alışverişe gitmek üzere evden çıkan bir kadın, kapısının karşısındaki kaldırımda oturan bembeyaz sakallı üç yaşlı adamı görünce önce duraksadı. Sonra; onları, tüm içtenliğiyle evine davet etti. “Burada böyle oturduğunuza göre, üçünüz de kesinlikle acıkmış olmalısınız” dedi. “Lütfen içeri gelin, size yiyecek bir şeyler hazırlayayım.” Üç yaşlıdan biri, kadına, eşinin evde olup olmadığını sordu. Kadın, eşinin biraz önce çıktığını, şu anda evde olmadığını söyledi. Yaşlı adam, başını iki yana salladı: “Eşiniz evde değilse, biz de davetinizi kabul edemeyiz” dedi.


Akşam eşi geldiğinde kadın, karşı kaldırımdaki yaşlı adamlarla arasında geçen konuşmayı anlattı. “Senin evde olmadığını öğrenince, içeri girmek istemediler” dedi. Yaşlı adamların bu davranışlarını öğrenince, kadının eşi üzüldü. “Bir bakıversene dışarı” dedi. “Hâlâ oradalarsa, şimdi davet edebilirsin eve.” Kadın kapıyı açar açmaz, karşı kaldırımdaki bembeyaz sakallı üç yaşlıyla yeniden karşılaştı. Eşim geldi, şimdi evde” dedi ve onlara davetini yineledi: “Yemeğimizi birlikte yemek için sizi şimdi davet edebilir miyim evimize?” Kadının davetine, yaşlılardan biri yanıt verdi: 


“Biz üçümüz birlikte gelemeyiz” dedi. Ve kısa bir duraksamadan sonra, bir açıklama yaptı: “Sağ yanımdaki bu arkadaşımın adı, Zenginliktir” dedi. “Bu yanımda oturan arkadaşımın adı Başarı, benim adım ise Sevgidir.” Kendini ve arkadaşlarını tanıttıktan sonra Sevgi, kadına ilginç bir öneride bulundu: “Şimdi evinize gidin ve eşinizle baş başa verip, bir karara varın dedi. “İçimizden yalnızca birimizi davet edebilirsiniz evinize. Hangimizi davet etmek istediğinize karar verin, sonra gelin, kararınızı bize bildirin.”


Kadın, Sevgi’nin önerisini eşine anlattığında adam, sevinçten göklere fırladı. “Aman ne güzel, ne güzel” dedi. “Hangisini davet edeceğimizi bize bıraktıklarına göre, biz de içlerinden Zenginlik’i davet ederiz ve evimiz de bir anda Zenginlik’e kavuşmuş olur. Eşinin kararı, kadının hiç de hoşuna gitmedi. “Başarıyı davet etsek, daha mantıklı bir karar vermiş olmaz mıyız, kocacığım?” dedi.
Kayınvalidesiyle, kayınpederinin bu konuşmasına, içerideki odada bulunan gelinleri de kulak misafiri olmuştu. Koşarak içeri girdi ve o da kendi önerisini söyledi: “En doğru karar, Sevgi’yi davet etmek değil midir?” dedi. “Düşünsenize, evimiz bir anda Sevgi’ye kavuşacak.’ Gelinin bu önerisi, kayınpederinin de, kayınvalidesinin de çok hoşlarına gitti.
“Tamam, en doğru karar bu olacak dediler. “Sevgi’yi davet edelim…”


Kadın kapıyı açtı ve üç yaşlıya birden sordu: “İçinizde hanginiz Sevgi’ydi?” dedi. “Onu davet etmeye karar verdik. Lütfen buyursun…” Sevgi ayağa kalktı, eve doğru yürümeye başladı. Arkadaşları da ayağa kalktılar ve Sevgi’nin arkasından, onlar da eve doğru yürümeye başladılar. Kadın, büyük bir şaşkınlık ve heyecan içinde, Zenginlik’le Başarı’ya sordu:


 “İnanamıyorum siz de geliyorsunuz?” dedi. Kadının bu sorusuna, üç yaşlı birlikte yanıt verdiler: “Eğer içimizden yalnızca Zenginlik’i ya da Başarı’yı davet etmiş olsaydınız, davet edilmeyen ikimiz dışarıda bekleyecektik” dediler. “Fakat siz Sevgi’yi davet ettiniz. Bu durumda üçümüz birden gelmek zorundayız evinize.” Ve kadının “Niçin?” diye sormasını beklemeden, Zenginlik ve Başarı sözlerini şöyle sürdürdüler:
“Çünkü Sevgi’nin olduğu her yerde, biz Zenginlik ve Başarı da her zaman, onun yanında oluruz.”



Çizgiyi Kısaltmak



Öğretmen sınıftaki zeki ama aynı zamanda kıskanç öğrenciye sordu:

"Niçin arkadaşlarını çekemiyor, onların yaptıklarını bozup kavga ediyorsun?"

Öğrenci:



"Çünkü, onların beni geçmelerini istemiyorum. En iyi ben olmalıyım!" dedi.
Öğretmen masasından kalkıp, eline bir parça tebeşir aldı ve tahtaya bir çizgi çekti. Öğrencinin yüzüne bakıp bu çizgiyi nasıl kısaltırsın diye sordu.

Hemen atılan öğrenci, "Çizginin bir parçasını silerim!" dedi. Öğretmen bu cevabı kabul etmedi.



Öğrenci biraz daha düşündü ve eliyle çizginin bir bölümünü kapattı. "İşte kısaldı!" dedi. Bu cevap da yanlıştı.

Doğru cevabı alamayacağını bilen öğretmen,tahtaya ilkinden daha uzun çizgi çekti ve "Şimdi birincisi nasıl görünüyor?" diye sordu.



"Daha kısa" dedi öğrenci ve başını eğdi.

"Bilgini ve yeteneklerini arttırarak kendi çizgini uzatman rakibinin çizgisini bölmeye çalışmandan daha iyidir" dedi öğretmen.

Kendinizle yarışın, başkalarıyla değil.

Rüya Mı?



Bir anda uykudan kalktım çok ilginç bir ışık gördüm ama odanın ışığı kapalıydı bir baktım saat 3:30 gece fecr vakti peki gördüğüm bu kadar ışık nerden? Birden şaşırıp kaldım baktım ki elimin yarısı duvarın içinde hemen elimi çıkardım korku içinde oturup elime bakıyordum tekrar elimi duvara dogru uzattım yine elim duvarın içine giriyordu!!!!!!!!

--bir gülümseme sesi duydum Yüzümü kardeşime dogru çevirdim, yatıyordu korku içinde yatağımdan kalkıp kardeşimi uyandırmaya gittim ama cevap vermedi annemin odasına doğru gittim babamı uyandırmaya çalıştım



birilerinin bana cevap vermesini istiyorum ama kimse cevap vermiyordu annemi uyandırmak üzereyken, baktım ki annem uykudan uyandı uykudan uyandı ama benimle konşmuyordu ---bismillahirrahmanirrahim diyordu ve tekrarlıyordu babamı uyandırdı, kalk kalk bir bakalım çocoklara dedi annem şimdi zamanımı bırak uyuyayim yarın ola hayr ola dedi babam ama annemin israrı üzerine babam kalkıverdi şaşkınlık içerisinde beraber odamıza doğru geldiler



---başladım bağırmağa, anne, baba ama hiç birisi cevap vermiyordu!!!

annemin elbisesini çekiyor beni dinlemesini istiyordum ama annem beni hissetmiyordu!!! başladım annemin arkasından yürümeye ta bizim odaya kadar

odamıza girdi ve ışıkları açıverdi ama benim için fark etmiyordu çünkü benim için her taraf ışıktı

tam o sırada çok ilginç bir şeyle karşılaştım

---kendi vücüdumu gördim!!!



evet kendi vücüdumu

oturup kendi kendimi seyredıyordum, iki taneydim kendi kendime soruyordum kimdir bu acaba? Nasılda bana benziyor!!! başladım kendi kendimi uyandırmaya, bu kabustan kurtulayım diye ama uyanamadım ---babam dedi ki bak yatıyorlar işte hadi yerimize gidelim

ama annem sakin olamadı ve benim uyuduğum yatağa doğru gelerek beni uyandırmaya başladı kalk muhammed kalk bana cevap ver ama cevap veremiyordu!!!



bir kaç defa uğraştı ama yok. Birden baktım ki babamın gözlerinden yaşlar dökülüyor o babam ki şimdiye kadar onun göz yaşlarını görememiştim bağırışmalar başladı oracık yerden .. kardeşim uyandı ve sordu ne oldu? annem ona bağırarak, abin muhammed olmüş çok acıklı bir şekilde ağlıyordu

---bağırmalar fazlalaştı anneme giderek, anne ağlama ben burdayım bak bana!! ama kimse bana cevap vermiyordu, neden? oturup bağırmaya başladım, burdayım bakın işte

ama kimse cevap vermiyordu

başladım bağırmaya ya rabbi, ya rabbi ne olur beni bu rüyadan ve olduğum durumdan kurtar



---uzaktan bir ses duydum ve geldikçede yükseliyordu bu ses allah’u taalenin bir ayeti idi ((andolsun sen bundan gaflette idin, derhal biz senin perdeni kaldırdık. Bugün artık gözün keskindir))

birden iki kişi beni tuttular, ama insan değillerdi

çok korktum !!

başladim bağırmaya, bırakın beni, siz kimsiniz? Ne istiyorsunuz? kabire kadar senin gardiyanlarınız dediler ----ben ölmedim, daha yaşıyorum dedim neden beni kabire götürüyorsunuz? bırakın beni!! Ben hissediyorum, konuşuyorum ve görüyorum, ben ölmedim

bana gülümseyerek cevap verdiler

dediler ki, ey insanlar sizzler çok ilginç yaratıksınız, sanıyorsunuz ki ölüm hayatın sonudur ama bilmiyorsunuz ki asıl olan sizin yaşadığınız hayat bir rüyadan ibaret olup öldüğünüz zaman uyanıyorsunuz.



beni kabire doğru çekiyorlardı hala

yoldayken baktım ki benim gibi insanlar ve yanlarında da aynı o iki yaratıktan var, kimi ağlayor kimi gülüyor ve kimi ise bağırıyordu

onlara sordum neden böyle yapıyorlar?

dediler ki, bu insanlar şaşkınlık içerisindeler, nereye gittiklerini biliyorlar, kimisi dalalettedir.. korku içinde sözlerini keserek sordum: ateşe gidiyorlar mi yani? evet dediler '

konuşmalarına devam ederek, o gülenler ise cennete gidiyorlar hemen sordum onlara, peki ben nereye gidecem?? dediler ki, sen bazen iyi gidiyordun, bazende kötü



bazen tövbe edip ertesi gün günah işliyordun ve izlediğin yol tam olarak belli değildi ve hep öyle yitik kalacaksın sözlerini korku içerisinde keserek sordum: yani ben ateşemi gidiyorum yoksa?

Onlarda, Allahın rahmeti geniştir ve yolculukta uzundur dediler

---yüzümü çevirdim korku içerisinde baktım ailem, babam, amcam, kardeşlerim ve akrabalarım hepsi Bir sandık içinde beni taşıyorlardı Onlara koiarak gittim ve onlara dedim ki benim için dua edin lütfen Ama kimse bana cevap vermiyordu kimi ağlıyordu kimi ise hüzünlüydü



Kardeşime giderek, dikkatli ol dünyanın fitnesi seni kandırmasın

Beni duymasını çok isterdim O iki melek beni kabirdeki cesedimin üzerine bağladılar

baktım ki babam toprak atıyor üzerime Kardeşlerim topak atıyor Ordaki insanlar hepsi üzerime toprak atıyordu

----dedim ki, ahh keşke onların yerinde olsaydım Allaha tevbe etseydim

dün sabah namazımı kılsaydım



Keşke her gün rabbime dua etseydim Keşke her gün tevbemi yenileseydim Keşke kötülüklerden uzak dursaydım Başladım bağırmaya, ey insanlar dikkatli olun dünya hayatı sizleri kandırmasın en azından birisinin beni duymasını çok isterdim Peki sen beni duyuyormusun ???



Profesör'ün Sunumu



Profesör konferans salonuna gelmiş. Ön sırada oturan bir seyis dışında başka kimse yokmuş. Sunusunu aktarma konusunda bocalamış ve seyise sormuş:

Buradaki tek kişi sizsiniz. Size göre konuşmalı mı, yoksa konuşmamalı mıyım?”
Seyis cevap vermiş:


“Hocam ben basit bir insanım, bu konulardan çok fazla anlamam. Fakat ahıra gelseydim ve bütün atların kaçıp bir tanesinin kaldığını görseydim, yine de onu beslerdim.”

Bu sözlerden pek etkilenen Profesör konferansa başlamış.
İki saatin üzerinde konuşmuş, durmuş. Konferansın arasında dinleyicisinin de konferansın çok iyi olduğunu onaylayacağını düşünerek:


“Konuşmayı nasıl buldun? umarım sıkılmıyorsundur.” diye sormuş.

Seyis cevap vermiş:

“Hocam sana daha önce basit bir adam olduğumu ve bu konulardan pek anlamadığımı söylemiştim. Gene de eğer ahıra gelip biri dışında tüm atların kaçtığını görseydim, onu beslerdim, ama elimdeki tüm yemi ona verip hayvanı çatlatmazdım.”