31 Mart 2017 Cuma

Kırık Vazo



Adam, karısına doğum gününde bir vazo hediye etti. Dar ağızlı, uzun, gösterişli bir vazoydu. Kadın, bu değerli ve pahalı hediyeyi çok beğendi. Onu evin en güzel yerine koydu. Ertesi gün alışverişten dönünce koyduğu yerde, sehpanın üzerinde göremedi. Kocasının, dün vazoyla birlikte getirdiği kırmızı güller vazonun içinden çıkmış, oturma odasında yerlere saçılmışlardı. Hemen seslenerek oğlunu çağırdı.

Yedi yaşından büyük göstermeyen bir erkek çocuğu koşarak yanına geldi. “Vazo nerede?” diye sordu oğluna. “Ben onu kırdım” dedi çocuk. “Parçalarını da toplayıp çöpe attım. Hiç bir yer kirlenmedi anne. Çiçeklere de bir şey olmadı.”


Kadın birden deliye döndü. Bir süre söylenip durdu. Bu sinirinin geçmesine yetmemiş olmalı ki, üç dakika sonra çocuğun yakasından tutmuş çılgınca sarsmaya başlamıştı. “Nasıl yaparsın! Baban onu daha yeni almıştı. Fiyatından haberin var mı?” Ardından bir tokat patlattı çocuğun suratına. Çocuk titredi. İkinci bir tokat yemekten korkar gibi elini kaldırıp indirdi.


“Ben onu kırmadım” diye itiraf etti aniden. Sol yanağı, yediği tokadın şiddetinden alev alev yanıyordu. “Orada koltuğun arkasında” derken göz yaşlarına hakim olamadı. Sonra koşarak odasına gitti. Kadın olduğu yerde kalakaldı.

-Acaba doğru muydu söyledikleri?!
– Gidip koltuğun arkasına baktı. Vazo orada duruyordu işte. Sapasağlamdı ve üzerinde bir çizik bile yoktu. Birden müthiş bir pişmanlık duymaya başladı. Çocuğuna vuran eli, tıpkı oğlunun sol yanağı gibi alev alev yanmaya başlamıştı.


Peki neden böyle bir şey yapmıştı. Neden vazonun kırıldığını söylemişti durduk yere. Düşünerek işin içinden çıkamayacağını anlayınca doğruca onun odasına gitti. Çocuk yatağa uzanmış, dizlerini karnına çekmiş, sırtı duvara dönük ağlamaya devam ediyordu. Annesi onu kaldırmaya çalıştı. Çocuk inat etti ve kendisini, onun kollarından kurtararak yine yatağa attı. Sonunda kadın pes edip, oraya öylece oturdu.

“Niye yaptın?” diye sordu. O da, yattığı yerden, doğrulmadan anlatmaya başladı. “Bu gün okulda bir çocuk, annesinin en güzel porselen tabağını kırmış. Annesi de ona çok kızmış. Ben de ona dedim ki, eğer böyle bir şey yapsaydım, annem bana hiç kızmazdı. Çünkü beni çok seviyor. O da, yaparsan görürsün dedi bana.” Sözlerini bitirince yine ağlamaya başladı.


Kadın en yumuşak sesiyle “Bebeğim,” dedi çocuğu kucağına alırken. Çocuk bu kez hiç itiraz etmedi. Usulcacık başını annesinin göğsüne koydu ve hıçkırarak ağlamaya devam etti. “Söz oğlum, bir daha bir şeyi kırarsan sana hiç kızmayacağım.” Bu vaat, çocuğun küskünlüğünü önlemek için oldukça iyiydi. Çünkü ikisi de her an evde bir şeylerin kırılabileceği ihtimalinin farkındaydılar.

“Hiç kızmayacaksın ama!” dedi çocuk.

“Hiç!” dedi annesi.

“Söz mü?”

“Söz oğlum, hiç kızmayacağım.”


Oğlu birden yataktan atlayıp, koridora koştu. İçeriden büyük bir şangırtı geldi. Kadın koşarak oraya gitti ve gördüğü manzara karşısında adeta bir şok yaşadı. Az önce pırıl pırıl parlayan o canım vazo şimdi paramparça olmuş, odanın her yerine dağılmıştı. Vazodan çıkan küçük bir süper kahraman maketi, parçalarla birlikte yerde duruyordu.

“Bu gün içine kaçmıştı” dedi çocuk. “Çıkartamadım, elim sığmadı. Söz verdin kızmayacaksın. Hem zaten tokatı peşin yedim.” Sonra maket oyuncağını kaptığı gibi dışarı fırladı. Arkadaşları oynamak için onu bekliyorlardı.


Gece Yarısı



Türkiye’de bazen öyle olaylar yaşanıyor ki…insan ne diyeceğini bilemiyor.

Bu aktaracağımız olayda büyük bir ders var.

Türkiye’nin bir zamanlar gündemine oturan Özgecan olayı hafızalarda tazeliğini koruyor.

Her erkek aynı olamaz.

Kendini kaybetmiş insanlar yaşadığımız ortamda malesef kol geziyor.

İşte o ibretlik olay Adım Elif, gecenin bir vakti Kadıköy Rıhtımdan Üsküdar’a gitmek için 12A otobüsünün nereden kalktığını sormak için yoldan birini çevirdim.


Saat 12’ye geliyordu neredeyse

“12A ya nereden binebilirim” diye o kişiye sordum.
Ama bir yandanda içimde bir ürperti geldi nedense.
Ürperti gayri ihtiyari olmuştu. Saat gece yarısıydı ve karşımdaki bir erkekti.Erkeklerle çok muhabbetim olmadığımdan çekiniyordum
sordum neyse . 24-25 yaşlarında bir gençti karşımdaki
Dış görünüşünden de çekindim açıkçası sorarken bana döndü . Bakışlarında bir anlam yüklüydü


Anlamaya çalıştım ve;
Üsküdar’a mı gideceksin bu saatte otobüse binme saat çok geç oldu belki kalkmıştır bile paran var mı ” dedi. Neden bilmiyorum cebimde param olmasına rağmen o anın tedirginliği ve telaşı ile “yok” dedim. Çantasını kurcaladı. Ne aradığını anlamaya çalıştım.
Merak etmiştim, birazda ürkek ürkek geri durmaya çalışıyordum
“Burada bekle hemen para bozdurup gelicem” dedi.
Hiç beklemiyordum çok şaşırdım. “Hayır gerek yok çok teşekkür ederim” dedim. Çok mahcup olmuştum. Üstelik param da vardi. Israrla teşekkür edip fikrinden vazgeçirmeye çalıştım .
Neyse gitti bir süre takip ettim.


Hemde gecenin bu vakti. KIZIM BEŞ LİRAYLA NE BEN FAKİRLEŞİRİM NE DE SEN ZENGİN OLURSUN.
ŞU SAATTE BAŞINA BİR ŞEY GELMESİN ŞURADAN BİN HIZLICA GİT ÜSKÜDAR’A” dedi. Girdik bir kahve dükkanına 20 tl bozdurdu.
Parayı alırken çok mahcup oldum çok teşekkür ettim ve elimde 5 lira tarif ettiği yere doğru gittim. İçimde garip duygular oluşmaya başladı.
Kendi kendime düşünmeye başladım
O an yürürken aklıma Türkiye’deki Kadın cinayetleri tecavüzler ÖZGECAN.. bir anda bunlar geçti kafamdan. Sonra bir kaç saniye önce yaşadığım olayı düşündüm.İşte kadına sahip çıkmak bu kadar kolay. Bunu yapmak bu kadar zor mu diye sordum kendime. HERKES DE SORSUN KENDİNE BUNU YAPABİLMEK BU KADAR ZOR MU?!


Erkek olmak böyle hataları yapmaya, tüm erkekleri aynı sınıfa koymaya yetermi diye düşünmeden edemedim
İnsan olabilmek vicdan sahibi olabilmek birazcık ince düşünebilmek değeri iste bu kadar. İnsan olarak aynı toplumda huzur ve güven içerisinde yaşamanın hazzı varken
Neden böyle şeyler aramıza nifak ve korku soksun.
Dünya yaşanmak için aslında iyi bir yer.
Ama kötü insanlar onu kötü hale getiriyor.
Hepsi insanoğlunun suçu.
İyi olduğumuzda ne kadar güzel bir ortam oluşuyor bu örnekte ben bunu yaşadım.


Bayat Ekmekler



Komşumuz Hanife teyze var. 8 aydır konuya komşuya “bayat ekmeğiniz varmı? Varsa verin kuşlar cama geliyor ıslayıp veriyorum” diyordu.. Çok da zayıflamıştı. Kiracıydı. “Rutubetini çok ucuza oturuyorum diye çekiyorum” diyordu.. Eşinden dul maaşı alıyordu. Gülen, şaka yapan Hanife teyze gitmiş, yerine suskun düşünceli Hanife teyze gelmişti.. Annem dolma yapmıştı. Bir tabak dolma uzatarak; “Hadi götür Hanife teyzene de sıcak sıcak yesin” dedi..

Hanife teyzenin zilini çaldım..75 yaşındaydı.. Yavaş yavaş gelerek; “Kim o?” dedi.. “Ben Zeynep Hanife teyze” dedim.. “Tamam açıyorum kızım” dedi.. “Annem dolma yolladı” dedim.. Elimden aldı, yüzüme baktı, yutkundu .. “Allah razı olsun. Ben de yemek yiyecektim.. Şimdi yerim” dedi. “Hanife teyze annem tabağı istedi” Hanife teyze kapıyı kapatmayı bıraktı mutfağa yöneldi.. İçeriye baktım. Oturma odası karanlıktı. Işığı yaktım. Masanın üstünde bir bardak su ve ıslatılmış ekmekler tabağa doğranmıştı.. Hemen kapının önüne çıktım.. Hanife teyze tabağı uzattı. “İki cihanda aziz olun evladım” dedi. “Sağ ol” dedim…


Eve geldiğimde annem “Ne o ne oldu? Suratından düşen bin parça” dedi. “Anne, Hanife teyze tabağa bayat ekmekleri doğranmıştı yiyordu” dedim. “Olur mu kızım? Baban da emekli, O da eşinden emekli maaşı baban kadar alıyor. Sen yanlış görmüşsündür, kuşlar içindir o. Biz geçiniyorsak ki 3 kişiyiz, O tek başına hayli hayli geçinir.”

Ertesi akşam anneme ne pişirdiğini sordum, etli kuru fasülye olduğunu öğrendim. İçimi bir kurt kemiriyordu.. Akşam yemeğine oturmadan “Anne Hanife teyzeye de bir tabak götüreyim mi? Annem; “Kuru fasülye birtanem. Götür de, güzel bir şey değil” “Olsun hadi ver götüreyim” Sıcak tabağı elime aldım. Hanife teyzenin sesi: “Kim o?” “Ben Zeynep” Kapıyı açtı gülümseyerek, yüzüme baktı. “Annem kuru fasülye yolladı bilmem sever misiniz?” “Nimeti ayırt etmem tabii ki severim. Allah razı olsun” “Ha unutmadan annem tabağı istiyor” Hanife teyze mutfak yoluna yönelir yönelmez, ben doğru içeri.. Masanın üstünde bir bardak su, ıslak ekmeklerin konduğu yarısı yenmiş tabak ve annemin bir gün önce verdiği dolmadan 4 tane.. Soracaktım, sormalıydım. İçim içimi kemiriyordu..


Hanife teyze beni kapıda göremeyince içeriye yanıma geldi.. Sanki “Sor” der gibi yüzüme bakıyordu ve sordum. “Bu ıslak ekmekleri sen mi yiyorsun? Hani kuşlara verecektin?” Buğulu mavi gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Üzmüş müydüm anlayamadım daha 15 yaşındaydım.. ama ağlatmıştım.. “Evet ben yiyorum canım kızım.. Benim bir oğlum birde kızım var. Burada değiller. Başka il’deler. İkisi de çalışıyor.. Araba alacaklarmış.. Bana kredi çektirdiler. Aldığım para ancak kiraya elektrik ve suya gidiyor. Üç beş kuruş ya kalıyor ya kalmıyor elimde. Ben de ekmek isteyemedim. Kol kırılır yen içinde kalır. Böyle biliriz. 3 yıl böyle idare edeceğim. kimseye söyleme e mi” dedi.. Bu sefer benim gözlerim yaşardı ..


Tabağı aldım, kapıdan çıkarken arkamdan “Kimseye söyleme güzel kız” diye bagrıyordu. Eve geldiğimde bağıra bağıra ağlıyordum. Annem şaşırmış, “Ne oldu kızım biri bir şey mi söyledi?” dedi. Olanı anneme anlattım, o da çok üzüldü.

Böyle vicdansız evlat olmayacağım anneciğim” dedim. 3 yıl boyunca tüm mahalle Hanife teyzeye kimimiz sabah kahvaltılıkları götürüyor, kimimiz öğlen yemekleri kimimizse akşam yemekleri..
2 ay önce kaybettik.. Hastayken okul çıkışı yanına uğramıştım. Bana; ” İyi kalpli meleğim sen mi geldin? Şükür borç bitti” dedi. “Artık rahat edersin hanife teyzem” dedim. “Evet senin sayende sıkıntısız ekmek düşünmeden 3 yıl geçti. Rabbim seni korusun” dedi. 2 gün sonra vefat etmiş. Çok üzüldüm. Bizim halkımız dilenemez, isteyemeyiz.


29 Mart 2017 Çarşamba

Ön Yargı



Eşinin ölümünden sonra, köydeki evinde tek başına yaşamak zorunda kalan hamile bir kadın vardı.

Kadın, gündüzleri tarlada çalışır; akşam olunca da, evinin yolunu tutardı. Bir gün, eve dönerken, yol kenarında bulduğu yaralı bir gelinciği acıyarak kucağına aldı ve eve götürdü.

Evcil bir hayvan olmayan gelincik, zamanla uysallaştı. Eve ve kadına o kadar çok alışmıştı ki, kadının yanından bir an bile ayrılmaz olmuştu. Birkaç ay sonra, kadının çocuğu doğdu.


Eve, neşe ve mutluluk getiren bu küçük yavrucağı gelincik de çok sevmiş, artık, ailesi olarak gördüğü bu anne ile yavrucağa gönülden bağlanmıştı.
Kadın, tek başına tüm zorluklara göğüs germek ve yavrusuna bakmak zorunda olduğunu biliyordu. Tüm zorluklara rağmen, günler geçti. Eve yiyecek alabilmek için çalışmak zorunda kalan kadın, bir gün yavrusunu gelincikle evde yalnız bırakarak, çalışmak üzere tarlaya gitti.


Yorucu bir günün ardından, akşam eve dönen kadın, gelinciği ağzı kanlı bir halde yerde yatarken bulunca, beyninden vurulmuşa döndü.
Çıldırmışçasına, yerde yatan gelinciğe sarılıp, oracıkta hayvanı öldürdü. Tam o sırada, bebeğin odasından bir ağlama sesi gelince, anne, doğruca odaya yöneldi ve heyecanla odaya girdi.


Odada, beşiği, beşiğin içinde gülücükler dağıtan bebeğini ve bebeğin yanında duran parçalanmış yılanı gördü….

Einstein’in söylediği varsayılan bir sözü vardır: “İnsanlardaki önyargıyı parçalamak, benim, atomu parçalamamdan çok daha zor…”


28 Mart 2017 Salı

Evlat



Uzun yıllardır bu sevinçli haberi bekliyordu. Sanki ayakları yerden kesilmiş heyecanından uçuyordu. Hemen beyine, annesine, ne bileyim, onun derdini yüklenen herkese bu müjdeli haberi vermeliydi. Hızlı hızlı hastane merdivenlerinden indi. Gördüğü herkese gülümsüyordu. Kapıdaki dilenci çocuğa çıkarıp 20 milyon verdi. Çocuk şaşkınlık içinde gözleri faltaşı gibi açılmış:

-Bu çok değil mi abla? diyebildi.

Tebessüm ederek yolun karşısına geçti. Bir taksiye binip doğruca beyinin dükkânına gitti. İçeride müşteriler vardı. Telaşla içeri girince beyi:
-Ne oldu Hatice?! dedi. Hatice:


-Seninle çok önemli bir konuyu konuşmam lâzım. Burada olmaz! deyince, beyi merak içinde onu bir çay bahçesine götürdü. Hatice hanım, beyini sakinleştirmeye çalışırken kendi içi içine sığmıyordu:
-Muratçığım, sâkin ol şimdi, sana bir haberim var! Duyunca lütfen heyecanlanıp bağırma! Beyi daha bir meraklanmış ve:
-Hadi ne olduğunu anlatmayacak mısın? deyince, Hatice hanım, sırrını beyinin kulağına fısıldadı.
-Hâmileyim!
Beyi önce duraksadı, sonra:
-Allah’ım, Sana şükürler olsun! diye bağırmaya başladı. Âdetâ çocuklar gibiydi, yerinde duramıyordu. Bütün gücüyle çığlık atmak ve baba olduğunu bütün dünyaya ilân etmek istiyordu. Herkes başlarını çevirmiş tebessümle onları izliyordu.


Murat bey:
-Hatice, ben bile unuttum, kaç yıldır bu bebeğin yolunu gözlüyoruz! dedi.
-10 yıldır, Murat’ım, 10 yıldır! dedi Hatice hanım.
Murat bey, annesine, akrabalarına telefon açıyor; Hatice hanım da sevinç gözyaşlarıyla onu seyrediyordu…

Sanki evliliklerinin en güzel günlerini geçiriyordu Hatice… Ne istese ânında oluyordu. Kahvaltısı yatağına geliyor, bir dediği iki edilmiyordu. Hem şaşkın, hem de sevinç içindeydi.
Kayınvâlidesiyle de problemleri sanki bir anda bitmiş, ana-kız gibi olmuşlardı.

Hamileliğin üçüncü ayında, doktor, ultrasonla bebeği inceliyordu. Birden yüzü değişti. Hatice’nin kalbinin atışı değişmiş, bakışını doktorun mimiklerine odaklamıştı.


Doktor sıkıntıyla Murat beyi de çağırdı. Hatice’yle beyi çok korkmuşlardı. Neler oluyordu. Doktor:
-Sizi üzmek istemem, ama gerçekleri söylemem gerekiyor. Bu çocuğun beyninde bir tümör var. Doğarsa zekâ özürlü olacak. İsterseniz hemen kürtaj yapalım, isterseniz bir hafta düşünün. Sonra karar verirsiniz. dedi.

Hatice olduğu yere yıkıldı. Beyi ise o kadar şaşkındı ki, gözü Hatice’yi bile görmüyordu. Sevinç yumağı olan evleri bir anda mâtem ocağına dönmüştü. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu.
Haberi, yavaş yavaş bütün akrabaları duydu. Herkes akıl vermeye başladı.
“Nasıl uğraşacaksın onunla. Biz, akıllı çocukla bile baş edemiyoruz, aldır gitsin!” diyenler bir tarafta…
“Müftüye danış, günah!” diyenler, “Onunla her gün uğraşırken tahammül edemez, sonunda sert davranmaya başlarsın. O zaman her gün vicdanının kâtili olacağına, bir kere aldır, bir kere kâtil ol!” diyenler…


Artık kimseyle görüşüp konuşmak istemiyorlardı. İşin garip tarafı, eskisi gibi birbirleriyle de konuşmuyorlardı.
Murat bey:
-Hatice, kararı çabuk vermemiz lâzım! deyince, Hatice hanım:
-Ne yapalım? dedi. Murat bey:
-Bence kürtaj! Allah, sonra tekrar verir! dedi. Hatice bu cevaptan irkilmişti:
-Yani evlat kâtili mi olacağız? diyebildi. Beyi:
-Ama zekâ özürlü olacak, nasıl bakarız? Elâlemin içine nasıl çıkarız? Nasıl «bu çocuğumuz!» deriz. diye cevap verdi. Hatice büyük bir kararlılıkla:
-Hayır, ben bu çocuğu yıllardır Allah’tan diliyorum. Şimdi verdi ve bizi imtihan ediyor. Murat’ım, ne olur aldırmayalım! dedi.
-Hatice, ben zekâ özürlü bir çocuk istemiyorum!
-Allah’ın sana verdiğine râzı değil misin? Hatırlasana ne kadar sevinmiştin baba olacağına!
Murat susuyordu. Hatice gözyaşlarıyla devam etti:
-Belki akıllı olsa hayırsız olacaktı, o zaman, «Keşke akılsız olsa da hayırsız olmasa!» derdik. Kimbilir belki bu bizim için hayırlıdır. Ne olur, evlad kâtili olmayalım!


Hatice hanım, bütün gece duâ etti, ağladı. Rabbine sığındı:
Rabbim! Ne olur nefsime uydurma! Başkalarının sözüne bakıp da kâtil olmama izin verme! Dayanma gücü ver. Şifâ ancak Sen’de!
Sabah olunca Murat Bey:
-Eğer çocuğu aldırmazsan senden ayrılırım! diyerek Hatice’nin dünyasını bir kez daha başına yıkmıştı.

Hatice hanımın bir karşılık vermesini beklemeden kapıyı çarpıp çıkan Murat bey, arabasına bindi ve kontağı çevirmeye başlamadan önce düşüncelere daldı:

Ben senden ayrılamam Hatice, ayrılamam. Ama senden bu çocuğu aldırmanı istiyorum. Aldırmıyorsun! diye söylendi.

Hatice eşyalarını topladı, annesinin evine gitti. Olanları annesine anlattı. Annesi Hatice’ye kızıp:
-Beyin haklı, sen çocuk hasretiyle ne istediğini bilmiyorsun! diye çıkıştı.


Onları, sessiz köşesinde Kur’ân okuyan Şefika nine dinliyordu. Annesi mutfağa gidince Hatice’yi yanına çağırdı. Hatice’nin başını kucağına yaslayıp:
-Kızım, canı veren Allah’tır. Almak da O’nun hakkıdır. Korkma! Allah kimseye gücünün yetmeyeceği yükü yüklemez. Demek, sen bunu kaldıracaksın ki, sana veriyor. Belki rızası bunda gizlidir. Sabret ve kâtil olma! dedi.
Hatice kararını verdi. Doktoruna gitti:
-Yavrumu doğurmak istersem, benim sağlığıma bir zararı olur mu, doktor hanım? diye sordu. Doktor:
-Hayır, hâmileliğin normal, anormal olan çocuk! dedi.
-O zaman aldıramam! dedi ve geri döndü.
Beyine telefon açıp, kesinlikle çocuğu doğuracağını, Allah katında sorumlu olmaktan korktuğunu söyledi ve Ben kaderime râzıyım! diyerek telefonu kapattı.


Beyi telefonda duyduklarından sonra yaptığına pişman olmuş ve başkalarının dediklerine kulaklarını tıkayarak, vicdanın sesini dinlemeye karar vermişti. O akşam Hatice’nin yanına gitti, bir demet kırmızı gül yaptırmış, güllerin üstüne de küçük bir not eklettirmişti:
Ben de kaderime râzıyım!
Sevinçle evlerine döndüler. Korkuyla geçen altı ay sonra doğum zamanı gelmiş çatmıştı. Hem üzgün, hem sevinçli, hem buruk… bütün zıt duyguları beraber yudumluyorlardı sanki.

Dört saatlik bir beklemeden sonra bebeğin ağlaması koridorda duyuldu. Murat Bey olduğu yere çöktü. Ellerini açtı ve:
-Rabbim sevgisini de, sabrını da ver. İsyân ettirme! diye duâ etti.
Bu sırada yanına kadar gelmiş olan hemşirenin sesiyle irkildi:
-Müjde oğlunuz oldu!
İki eliyle gözyaşını sildi. Bebeği kucağına aldı. Bir anda sıcacık bir sevgi seli aktı kalbine, öptü kokladı.
-Hoş geldin Sabri! diye mırıldandı. Bir anda ağzından çıkan bu isim, onu korkuttu. Evet, adı Sabri! dedi.


Ertesi gün bebeğin tahlilleri yapıldı. Doktor, tedirginlikle bekleyen anne-babanın yanına giderek sevinçle:
-Müjde, bebeğiniz çok sağlıklı! Sandığımız gibi zekâ özrü yokmuş! dedi.
Odadaki herkes sevinç gözyaşları döküyordu. Murat bey, kendisinden utandı.
-Rabbim beni affet, affet! diye ağlamaya başladı. Hatice’ye döndü:
-Eğer senin îmân kuvvetin ve kararlılığın olmasaydı, şimdi bir evlad kâtili olacaktım. Sen de beni affet! dedi.


Allah her şahsı ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar. Herkesin kazandığı (hayır) kendine, yapacağı (şer) de kendinedir. Rabbimiz! Unutursak veya hataya düşersek bizi sorumlu tutma! Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme!. Ey Rabbimiz, bize gücümüzün yetmediği işler de yükleme! Bizi affet! Bizi bağışla! Bize acı sen bizim Mevlâmızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et! (Bakara, 286)


27 Mart 2017 Pazartesi

Manav



Orta yaşlı bir kadın mahallede bir manava giderek kocasının çok hasta olduğunu, çalışamaz duruma düştüğünü ve yedi çocuğu ile birlikte aç kaldıklarını ve yiyeceğe ihtiyaçları olduğunu söyler. Manav ona ters bir şekilde bakarak derhal dükkânını terk etmesini ister.

Kadın ailesinin ihtiyaçlarını düşünerek:

– 'Lütfen efendim' der. 'paramız olur olmaz getirip borcumu ödeyeceğim.' Manav kendisine bir kredi açamayacağını çünkü onun eski müşterisi olmadığını, kendisinde bir hesabının bulunmadığını söyler. O sırada dükkânın dışında bekleyen bir müşteri ikisinin arasında devam eden bu konuşmayı dinlemektedir.

İçeriye girerek manava yaklaşır ve:

'Ben o kadının almak istediklerine kefilim' der. 'ailesinin ihtiyacı olan şeyleri ona ver.' Bunun üzerine manav çok isteksiz bir şekilde kadına döner ve 'bir alışveriş listen var mıydı? Diye sorar. Kadın 'evet efendim' der. 'tamam' der manav. 'şimdi onu terazinin şu kefesine koy, onun ağırlığınca diğer kefeye istediklerinden koyacağım'

Kadın bir an duraklar, sonra başını önüne eğer ve çantasını açarak üzerine bir şeyler karalanmış bir kâğıt parçasını çıkartır ve manavın kendisine gösterdiği kefeye özenle bırakırken başı hala öne eğiktir.

Manavın ve diğer müşterinin gözleri terazinin kefesine dikilirken hayretle büyümüştür. Manav müşteriye dönerek, kısık bir sesle 'inanamıyorum' der. İnanılacak gibi değildir.

Müşteri manava gülerken manav çoktan diğer kefeye eline geçeni doldurmaya başlamıştır ama nafile, diğer kefeyi yerinden bile kıpırdatamamıştır. Terazinin kefesini artık üzerindekileri alamayacak kadar doldurduğunda çaresiz hepsini bir torbaya doldurarak kadına verir. Şaşkınlıkla üzerinde bir şeyler çiziktirilmiş kâğıdı eline alır ve okur.
Bir de bakar ki or da bir alışveriş listesi yoktur. Sadece bir DUA yazılıdır. ALLAH'IM 'Neye ihtiyacım olduğunu ancak sen bilirsin. Kendimi senin ellerine teslim ediyorum.

Ev Hediyesi



Evlendiğimden beri annem evime ilk defa geliyordu. Daha önce eşya yerleştirmeye gelmişti ama bu başkaydı. Evimi güzelce temizleyip yemekleri yaptım. Öğleye 1 saat kalmıştı neredeyse gelir derken. Zil çaldı ve annem geldi.

Ev hediyesi diye birde hediye getirmişti. Paketi açınca şok geçirdim içinden kullanılmış sünger çıktı.

Sordum anneme senin yatak odandaki aynanın üzerinde duran sünger mı bu diye evet dedi. Evde temizlik bezleri vardı ama bunu da kullanırım dedim.
Annem bunu kullan diye getirdim ama temizlikte kullan diye değil dedi..

Yaa peki nasıl kullanacağım dedim geçmişe sünger çekmek için kullanacaksın dedi. anlamamıştım.

Anneannem ve dedem hep kavga ederlermiş anneanneme dedem geçmişe bir sünger çek dermiş ama anneannem bunu hiç yapamazmış. Dırdırları ile dedemi bıktırırmış.
Peki neden kadınlar geçmişe sünger çekiyor da erkekler çekmiyor dedim anneme annem çünkü erkekler unutkandırlar geçmişi hatırlamazlar kadınlar ise hassastır kendilerini üzen hiçbir şeyi unutmaz aklına geldikçe acı çeker ve etrafındakilere de acı çektirirler dedi.

Anneannem de hatasının farkında olduğu ama düzeltemediği için anneme nasihat amacıyla onun ilk evlendiği zaman ev ziyaretine bu hediye ile gitmiş.

Bize yaptığın taze kuru fasulye ve pilavını afiyetle yedik karnımız doydu dedi. Ama bayat yemeği önümüze çıkarsan keyifle yiyemez tam doymadan kalkardık dedi.


Evlilikte böyle bir şey işte yavrum geçmiş konuları bayat yemek gibi ısıtıp getirirsen birkaç ısıtmadan sonra tadı kaçar karın doyurmaz hale gelir. Ama geçmişe sünger çekersen tadınız hiç kaçmaz.


26 Mart 2017 Pazar

Okuyunca Gözyaşlarına Boğulacaksınız



Bir gece eve geç geldim. Eşim, akşam yemeği için masayı hazırlarken elini tuttum ve “Boşanmak istiyorum” dedim. Sözlerimden alınmışa benzemiyordu. Sakince nedenini sordu. Cevap vermek istemedim. Bu, onu kızdırdı. Çatal ve kaşıkları fırlatarak bana “Sen adam değilsin!” dedi. O gece hiç konuşmadık. Uyuyordu. Evliliğimizin bitmesinin ardındaki nedeni bilmek istiyordu. Bense tam olarak ne cevap vereceğimi bilemiyordum. Kalbimi Ayşe’ye kaptırmıştım. Artık eşimi sevmiyordum. Ona acıyordum!

Derin bir vicdan azabı içerisinde, evi, arabayı ve şirket hisselerinin 30%’unu alabileceğine dair bir boşanma anlaşması hazırlattım. Görür görmez anlaşmayı yırtıp attı. On yıldır hayatıma ortak olan kadın artık bir yabancıydı. Harcadığı zaman ve verdiği emeğe acıyordum. Ama söylediklerimi geri alamazdım. Bir gün yanımda bağırarak ağladı. Aslında bu tepkiyi ilk kez boşanmak istediğimi söylediğimde bekliyordum ondan. Boşanma fikri artık daha gerçekçi geliyordu.


Yine bir gece eve geç geldim. Masanın üstünde bana yazdığı bir yazıyı gördüm. Yemek yemedim. Hemen uyumaya gittim. Sabah bana boşanma koşullarını anlattı. Benden tek bir şey istemiyordu. Boşanana dek hayatımızı eskisi gibi yaşamamızı istiyordu. Nedeni ise gayet basitti. Çocuğumuzun sınavları yaklaşıyordu ve çocuğumuzun durumdan etkilenmesini istemiyordu.

Ayrıca, bana onu evlendiğimiz gün eve kucağımda nasıl taşıdığımı hatırlattı. Mahkeme gününe kadar her gün onu kapıdan yatak odasına kadar kucağımda taşımamı istedi. Delirdiğini düşünmeye başladım. Ancak evde huzursuzluk çıkmasın diye garip olan bu teklifini kabul ettim. İlk gün, eşimi kucağımda yatak odasına kadar taşıdığımda ikimiz de bir gariplik seziyorduk. Oğlumuz ise neşeli bir şekilde, “Aslan babam! Annemi kucağında taşıyor!” diye alkışladı. Oğlumun söyledikleri içimde bir yerlere dokundu. Eşimi, yatak odasından oturma odasına sonra da kapıya kadar kucağımda taşıdım. Gözlerini kapattı ve sakince, “Boşanacağımızı oğlumuza söyleme” dedi. Onaylayan bir ifadeyle kafamı salladım ve yere indirdim.


İkinci gün duruma biraz daha alışmıştık. Göğsüme yaslandı. Bluzundaki parfümün kokusunu alabiliyordum. Farkettim ki eşime uzun süredir kadın gözüyle hiç bakmamışım. Artık genç bir kız değildi. Suratında kırışıklıklar vardı ve saçları beyazlıyordu. Evliliğimiz ona verdiği hasar belli oluyordu. Bir anlığına ona ne kadar zarar verdiğimi anladım.

Dördüncü günümüzde eşimi kucağıma aldığımda, aramızda bir bağ oluştuğunu hissettim. Kucağımdaki kadın bana ve evliliğimize on yılını vermişti. Beşinci ve altıncı günde, aramızdaki bağın giderek yoğunlaştığını gördüm. Mahkeme günü yaklaştıkça aramızdaki bağ daha da kuvvetleniyordu ve eşim giderek daha hafif gelmeye başladı. Bir sabah eşime yaşattığım acının farkına varmaya başladım. Bir anda ellerimi başını okşarken buldum. Oğlumuz o an içeriye girdi ve “Baba, annemi taşıma zamanı!” dedi. Annesini her gün kucağımda taşımam oğlumun hayatındaki en önemli şeylerden birisi haline gelmişti. Eşim, oğlumuzu tuttu ve ona sıkıca sarıldı. Bense fikrimi değiştirmemek için kafamı çevirdim. Eşimi kucağıma aldım ve eliyle boynumu sardı. Onu kucağımda sıkıca tutuyordum, tıpkı evliliğimizin ilk günü gibi.


Mahkemeden bir gün önce eşimi yine kucağıma aldım. Adım atmakta zorlanıyordum. Ne yapmam gerektiğine karar vermiştim. Ayşe’nin yanına gittim ve ona “Üzgünüm, Ayşe. Artık eşimden boşanmak istemiyorum” dedim. Her şeyin farkına varmıştım artık. Evliliğimizin ilk günü eşimi ilk kez kucağımda evimize taşımıştım ve ölene dek onu kucağımda taşıyacağıma yemin etmiştim. Eşime çiçek almaya karar verdim. Çiçekçi nota ne yazdırmak istediğimi sorunca da gülerek, “Ölüm bizi ayırana dek seni kucağımda taşıyacağım” dedim.


Eve geldim. Ellerimde çiçekler ve suratımda içten bir gülümsemeyle. Ben dışarıdayken eşimin vefat ettiğini öğrendim. Sonradan öğrendiğim kadarıyla eşim birkaç aydır kanserle mücadele ediyordu. Bense Ayşe ile ilgilenmekten bunu bile farkedememiştim. Öleceğini biliyordu ve oğlumuzun bana tepki göstereceğini düşündüğünden boşanmamızı ona belli etmememi söylemişti. Oğlumun gözünde son ana dek eşini seven bir baba olarak görünmüştüm. Eşimi son kez kucağımda taşıdım…


Nereye Gidiyor



Annesi ise kızına sürekli nasihatlerde bulunur, kız kısmının akşamları dışarı çıkmasının mahsurların bahseder, telkinde bulunurdu.

Annesinin telkinlerine bakıyor, birde annesinin yaptıklarına bakıyor bir anlam veremiyordu. Bulunduğu kültür annesine nereye gidiyorsun sorusunu sordurmuyordu. Yine bir akşam yemek yendikten sonra annesinin cebine bir mesaj geldi. Kızına sen uyu benim işim var dedi ve ben bir yere gidip geleceğim dedi. Evden çıktı.


Babası uzun yol şoförü olduğundan durumu anlatamıyordu da. Ne yapsam ne etsem diye düşündü. Bu sefer annesinin arkasından çıkıp takip etmek istedi. Dışarı çıktığını duysa kendisi için hiçte iyi olmayacağını düşünüyordu. Ama bunu yapmalıydı. Annesinin her akşam evden çıkıp ne yaptığını öğrenmesi gerekiyordu. Annesinin peşinden çıktı ve takip etmeye başladı.

Annesi hızlı adımlarla yolda yürümeye başladı. Evden çıkarken yanına bir şeyler almıştı ama ne olduğunu bilmiyordu. Onunla birlikte yaklaşık 1 km yol yürüdü ve bir gecekondunun kapısını çaldı. Kapıyı biri açtı ama uzaktan net göremedi. Yaklaştı ve gecekondunun yanına kadar geldi.


Cam kenarından içerisi hafifçe görünüyordu. Kızın kalbi güm güm atmaya başladı. Hem annesine yakalanma korkusu, hem de annesinin içeride ne yaptığı korkusu. Usulca cama doğru kafasını uzattı ve içeriye baktı. İçeride yaşlı bir kadın ve annesi vardı sadece. Bir anlam veremedi. Bu kadın kimdi. Hemen eve geri döndü. Annesi de 1 saat içinde eve gelmişti. Ama soramadı bir türlü.

Babası yoldan geldiğinde karısıyla içeri odada konuşurlarken, diğer odada seslerini duymuş ve dinlemeye başlamıştı kızı.Yaşlı teyzenin durumu nasıl, her akşam gidip bakıyorsun değil mi!

Deyince kız bir an duraksadı. Merakla devamını dinlemeye başladı.


Annesi: ‘’ evet her akşam gidiyorum tüm ihtiyaçlarını giderip eve geri dönüyorum. Çok dua ediyor. Sana hele çok dua ediyor. Allah razı olsun Mehmet evladımdan. Oğlumun tek dostu o idi. Ahmedim vefat edince yapayalnız kaldım.Bana bakmak için evlenmemişti. Ama o trafik kazası benim canımdan canı aldı.

Tek başıma kaldım. Yatalak olmasam her işimi kendim görürüm ama diyor mahcubiyetinden ne yapacağını şaşırıyor. Senin her akşam mesajla bana hatırlatmandan sonra gidiyorum yanına. Evden çıktığım saatten haberim olsun dediğin için mesaj atmanı bekliyorum her gün. Keşke yanımıza alabilsek ama bir tülü ikna edemedim.


Evimde rahatım, her akşam gelmen benim ihtiyaçlarımı gidermen bile benim için yeter diyor. Birçok insan annesine bile bakmazken sen sırf oğlumun can arkadaşının eşisin bana bakıyorsun. Allah senden razı olsun diyor’’ gibi konuşmalarını kızı dinlerken, annesinin her akşam evden çıkarken yanlış düşüncelerinden dolayı pişman oldu, annesine ve babasına o kadar gıpta ile baktı ki.Zor durumda olan birine yardım etmek dünyanın en güzel şeylerinden biri olsa gerek. Allah herkese birilerine iyilik yapma fırsatı vermiyor. İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır sözü kulaklarımızda çınlamalı.

25 Mart 2017 Cumartesi

Damatlarım Beni Ne Kadar Seviyor


Damatların kendisini ne kadar sevdiğini öğrenmek isteyen kaynananın boğulma numarası yapması…

Bir kayın validenin üç damadı varmış…

Birgün bunlar tatile denize gitmişler. Kayınvalide “bakayım damatlarım beni ne kadar seviyor” deyip atlamış denize ve boğulma taklidi yapmaya başlamış.

“Büyük damadım boğuluyorum ne olur kurtar beni” demiş. Büyük damatta hemen kurtarmış.

Ertesi sabah büyük damadın kapısında bi reno laguna üzerinde de bir not “sevgili damadım hayatımı kurtardın kayınvaliden”.

Ertesi gün ortanca damadı denemiş aynı şekilde oda hayatını kurtarmış onunda kapısında bi reno safrane ve üzerinde bi not:

“Sevgili damadım hayatımı kurtardın kayınvaliden”.

Sıra küçük damadı denemeye gelmiş. Ertesi gün yine denize girmiş.

“Damadım boğuluyorum ne olur kurtar beni” demiş.

Küçük damat “Boğulursan boğul” demiş.

Kadında oracıkta boğulup ölmüş.

Ertesi gün küçük damadın kapısının önünde bi ferrari üzerinde de bi not

“Sevgili damadım hayatımı kurtardın kayınpederin.”


Babalık Böyle Bir Şey İşte



“Delikanlı 16 yaşındayken babasıyla tartışmış ve evi terk etmişti. Buna öfkelenen baba, evde onun adı bile anılmayacak diye yasak koymuştu.

Anne her gece evi terk eden oğlunun yatağına oturup yastığını koklayarak uyuyordu. “Oğlumu özledim, ne olur gidip arayalım, bulup getirelim” dese de, baba geri adım atmıyordu.

Aradan iki yıl geçmişti.

Oğlunun doğum günü o yıl Babalar günü ile aynı güne denk gelmişti.

Annenin ağlamaklı halini görünce dayanamadı baba “Şu adrese git, oğlunu gör” dedi. Ve ekledi, “Adresi benim verdiğimi söyleme ama” Birkaç şey daha söyledi ama anne duymuyordu bile, aklında bir tek adres kalmıştı. Anne sevinçten uçuyordu.

Hemen hazırlandı yola koyuldu.


Büyük bir şehrin karşı yakasındaydı babanın verdiği adres.

Gittiği adres bir tamirhaneydi.

Oğlunu tulum içinde gördü.

Bir süre ıslak gözlerle dükkanın karşısından izledi ve oğluna doğru yaklaşmaya başladı.

İki yıl boyunca kendisini arayıp sormayan ailesini unutan delikanlı aniden annesini karşısında görünce önce şaşırdı, sonra koşup sarıldı annesine.

Babası hariç herkesi soruyordu, “o nasıl, bu nasıl,” diyerek.

Ve sonunda “O adam nasıl, hala aksi ve anlayışsız mı?” diye sordu annesine.

Anne cevapsız bıraktı bu soruyu.

“Hadi oğlum gel eve gidelim” dedi.

“Hayır anne, ben böyle iyiyim. O adamla tekrar aynı evde yaşayamam” dedi ve dükkana doğru yürümeye başladı.
Arkasından bir süre bakakalan anne hazırladığı pastayı oğluna vermek için seslendi.

Delikanlı pastayı alırken annesine “Anne ne olur ısrar etme, gelmeyeceğim. Bir gün bile merak edip arayıp sormayan bir adamla aynı evde yaşayamam ben” dedi.

Anne boynu bükük halde oğlunun yanından ayrılmaya hazırlanırken
“Peki oğlum sen bilirsin. Anlaşılan çok kararlısın, gelmeyeceksin. Ama baban dedi ki; son bir aydır arkadaşlık ettiği çocuktan uzak dursun, o çocuk sana zarar verecektir.

Önceki arkadaşıyla barışsın”. Bu kez çocuk donakalmıştı.

Annesi eve dönmüştü. Babaya sitem etti, “Madem biliyordun nerde olduğunu neden benden sakladın?
O yüzden rahattın demek? ”

Hep ters, aksi görünen baba yutkundu ve gözlerinden iki damla yaş akıverdi.
“O benim canımdır ya, canım” dedi.

“Ne zamandan beridir biliyordun? ” diye sordu anne.

“Gittiği günden beridir biliyorum. Bazen öğlen molalarında ne yiyip ne içiyor diye gider uzaktan izlerdim, Bazen akşamları geç gelirdim ya hani, sen beni kahveden sanırdın, işte o zamanlarda da ne yapıyor kimlerle takılıyor diye takip ederdim.”

Karı koca bir birlerine sarılıp ağlarken kapı çalmıştı.

Elleriyle gözlerini silerek kapıyı açmaya gitti anne.

Annesinin kendisine yaptığı pastadan daha büyük bir pasta ve hediye paketi ile içeri girdi delikanlı.

Koşarak babasına sarıldı. “Babalar günün kutlu olsun babaaaa”

Delikanlı anlamıştı. Kendisine hiç bakmadığını düşündüğü babasının, aslında gözünü hiç üzerinden ayırmadığını…



Camideki


Sabah namazı vakti. Cemal Hoca minarede ezanını okuyup camiden içeri adımını atarken her zaman ki gibi cemaatin bir kaç kişi olduğunu biliyor. Üç beş ihtiyardan başka kimse gelmez sabah namazına. Fakat o da ne öyle? . Camide hemde en ön safta bir garip kimse oturmaktadır. Tanımadığı bir kimsedir bu. Ama biraz garibine gider. Sonra tüyleri diken dikenolur birden. Heyecanlanır yarı korku yarı endişeyle .

-Bu da ne böyle? Bu bir kadın?



Ağzı bir karış açık,adım atamaz halde bakar o köşeye . Evet yanılmamıştır. Uzun saçlarıyla bir kadın. Başı öne eğik halde cemaatin geleceği yerde oturmaktadır. Rahat mı rahat. Serbest mi serbest. Bir iki adım atacak olur. Sonra binbir türlü yorum: Sabahın köründe bu kadının bu camide işi ne?Meczup mu yoksa?Biri evinden mi kovdu?Sahipsiz mi?

Bir iki adım atar. Cübbesini giyip mihraba geçecektir. Ama beyninde düşünceler cirit atmakta. Az sonra cemaat gelecek. Sonra ne olacak?Acaba gidip sorsam mı kendisine?Ama ne diyeceğim ne soracağım.

-ALLAH’ım sen bana sabır ver. Sen bana yardım et.

Cübbesini giyip sanki o orada yokmuş gibi mihraba geçer ve başlar KURAN-I KERİM’İ okumaya.
Ooohh. Nihayet caminin kapısı hafif bir gıcırtıyla açılmıştır. İçeri ilk giren cemaat imam efendinin yüreğine su serper ve hiç oralı olmadan gelir imam efendinin dibine oturup başlar dinlemeye.



Bir iki derken zaten sayılı cemaat gelir. Sıra kalkıp namaz kılmaya gelince herkes kalkar ayağa. Bizim imam efendi dönüp bakamaz ama o uzun saçlının da cemaatle kalkıp namaza duracağını hisseder. Hayırlısı bakalım der.

Sünnet kılınır . sıra gelir farza . Tabi sabah namazında imam efendi açıktan okuyacak kıraatı. Heyecan zirvede. Öyle bir heyecan ki şimdiye kadar böyle bir heyecan yaşamamış imam efendi. -Bu garip adam kimdir. Bu bir kadınsa cemaatin arasında nasıl duracak. Cemaat ne diyecek. Cemaatten ses gelmediğine göre cemaatin arasında değil mi yoksa yoksa?Namazdan sonra hava aydınlandıgında göremeyip hayal mi görmüş olacağım.
Bu ve bunun gibi şüphelerle namaz kılınıyor tespih çekiliyor. Dua ediliyor ve cemaat kalkmaya başlıyor ama o hala oturuyor. Nitekim imam efendiden önce en son kalkan da o oluyor. Göz göze geliyorlar.

-Aman ALLAHIM. Bıyıklarıda var bu uzun saçlının bu bir kadın olamaz. Ama kim olaki. İmam efendi şaşkınlığını gizlemeye çalışırken o kişi elini uzatarak ALLAH kabul etsin hocam der.

-Sagol. Amin. Afedersin muhterem çıkaracak gibi oldum ama .
-Ben BARIŞ,BARIŞ MANÇO . Buraya turne düzenlemiştik te . Otobüsten erken indik. Sabah namazını kılmak burada kısmetmiş

-Evet evet bu bizim Barış. 7’den 77’ye den tanıdığımız (şimdilerde ise milyonların gönlünde taht kuran) BARIŞ MANÇO’nun ta kendisiydi
ALLAH RAHMET EYLESİN.



13 Yıl



Benim çok uzun bir hikayem var. Çok kısaca anlatmak istiyorum. 13 yıl önce eşimle evlendim. . Çok inançlı bir ailede büyüdüm. Yalnız eşim, çok rahat, çok sosyal, gerçekten Allah’a çok inanmayan, vazifelerini yerine getirmeyen birisi.


Ama çok dua ettim onun için. Her namazımda. Namaz kıldığım zamanlarda bile benimle dalga geçiyordu. Bir süre sonra hamile kaldım. Erkek olduğunu öğrendiğimiz zaman, oğlan olmasını hiç istemedi. Kardeşini şehit vermişti, kaybetmişti askerde. O yüzden hiç erkek olmasını istemedi.

Niye erkek falan diye çok tepki gösterdi. Ben onu nasıl askere göndereceğim falan dedi. Bu arada oruçta tutmuyor, namazda kılmıyor, oruç beni sarsıyor falan diye bahane uyduruyor. Oğlum dünyaya geldi, oğlumun sağ eli yoktu dünyaya geldiğinde. Bedensel engelli olarak Dünya’ya geldi. O doğduğu zaman dedim ki; askere göndermemeksin çok istedin, Allah’ta senin istediğini yerine getirdi. Ondan sonra enteresan değişiklikler görmeye başladım onda.


Ramazandı, oruca başladı. Yalnız 1 ay oruç tuttu, bayram günü yemekte masaya içki koymamı istedi. Ben dedim ki 30 gün boşuna aç kaldın, Şimdi hepsi gidecek yaptığın ibadetin. O içkiden 1 yudum aldı, al bunu dök lavaboya dedi ve ondan sonra bir daha ağzına içki sürmedi.

Sonra umreye gidelim mi dedi bana, dedim ki yani oranın vazifeleri var tamam gidelim ama ya olsun bakarız gezeriz belki vazifeleri de yaparız dedi. Umreye gittik çok kısa süre kaldık 7 gün. Geldik, inanılmaz bir değişiklik başladı onun hayatında. Özel bir şirkette çalışıyordu, namaz kılmalarına izin vermiyorlardı, işte ben şirketten ayrılacağım falan diyordu.


İnanın geçmişte bütün kılmadığı namazların internetten listesini çıkarttı. Gece sabahlara kadar namaz kılmaya başladı kazalarını. Sonra şirket bir şey başlattı, istifa edenlerin tazminatlarını ödeyeceğiz diye 2 aylık bir süre verdiler. Hemen istifasını verdi ve biz İstanbul’da yaşıyorduk, Bursa’ya memleketimize dönüş yaptık. Döndüğümüzde inanılmaz bir değişiklikti, sakal bıraktı, cübbeyle sarıkla namaz kılmaya başladı. Sürekli namaz kılıyordu.

İnanamıyordum, çünkü ben hep şey diyordum; Allah’ım en son o kalsa yine de iman etmez herhalde diyordum. Bir ramazan bu benim son sigaram dedi ve sigarayı da bıraktı. Sonrasında hacca gitmek istiyorum diye çok söyledi ve beraber hacca da gittik. İnanılmaz bir teslimiyetti. Hacdan geldik, 10 gün sonra ileri derecede kanser olduğunu öğrendik. Doktorlar asla yaşamayacağını, en fazla 2 ay ömrünün olduğunu söylediler.


O çok inandı, ben dedi bugüne kadar hayatın tatlısını yedim, şimdi de acısını yiyorum elhamdülillah dedi yine de. İnanılmaz bir teslimiyet vardı. 8 Ay sonra kaybettik. Şimdi 4-5 sene oluyor. Şuan diyorum ki; belki de onun kadar iman etmedim. Ona hep diyordum, inanmıyor ama gerçekten benden daha kuvvetli bir imanla rabbine teslim oldu. Şimdi 2 oğlum var. Bir tanesi 13 yaşında ve çok o engelli doğan oğlum, bu sene 3. Hatmini bitirdi. Babasına çok güzel hediyeler veren bir evlat. Elhamdülillah Rabbim daim eder evlatlarımı inşallah. Sizlerle paylaşmak istedim. Benim hayatımın dönüm noktası bence onun hayatıydı.


Program sunucusu yayına katılan bayanı dinledikten sonra şunları söyledi;
– Abla bir şey diyeceğim. Bazen birini alırsın karşına, anlat anlat anlat oku oku anlatamazsın ama şu senin yaşadığını anlatman o kadar değerli ki. Dinleyen bir başkası, Bundan sayfalarca kitaptan alamayacağı himmeti, hikmeti güzelliği aldı. Sen rahat ol. Ama sana şunu söyleyeyim, Allah senin kocanı sevmiş.
– Evet, 8 yıl sadece bir aradaydık ama 80 yıla değerdi.




Kulakları Olmayan Çocuk


“Bebeğimi görebilir miyim” dedi yeni anne. Kucağına yumuşak bir bohça verildi ve mutlu anne, bebeğinin minik yüzünü görmek için kundağı açtı ve şaşkınlıktan adeta nutku tutuldu! Anne ve bebeğini seyreden doktor hızla arkasını döndü ve camdan bakmaya başladı. Bebekte bir eksiklik fark etti! Bebeğin kulakları yoktu…

Muayenelerde, bebeğin duyma yetisinin etkilenmediği, sadece görünüşü bozan bir kulak yoksunluğu olduğu anlaşıldı. Aradan yıllar geçti, çocuk büyüdü ve okula başladı. Bir gün okul dönüşü eve koşarak geldi ve kendisini annesinin kollarına attı. Hıçkırıyordu. Bu onun yaşadığı ilk büyük hayal kırıklığıydı; ağlayarak:
“Büyük bir çocuk bana ucube dedi.”

Küçük çocuk bu kadersizliğiyle büyüdü. Arkadaşları tarafından seviliyordu ve oldukça da başarılı bir öğrenciydi. Sınıf başkanı bile olabilirdi eğer insanların arasına karışmış olsaydı. Annesi, her zaman ona “Genç insanların arasına karışmalısın” diyordu, ancak aynı zamanda yüreğinde derin bir acıma ve şefkat hissediyordu. Delikanlının babası, aile doktoru ile oğlunun sorunu ile ilgili görüştü;



“Hiçbir şey yapılamaz mı?” diye sordu.

Doktor; “Eğer bir çift kulak bulunabilirse, organ nakli yapılabilir” dedi.

Böylece genç bir adam için kulaklarını feda edecek birisi aranmaya başlandı. iki yıl geçti bir gün babası:

“Hastaneye gidiyorsun oğlum, annen ve ben, sana kulaklarını verecek birini bulduk ancak unutma bu bir sır” dedi.
Operasyon çok başarılı geçti ve adeta yeni bir insan yaratıldı. Yeni görünümüyle psikolojisi de düzelen genç, okulda ve sosyal hayatında büyük başarılar elde etti. Daha sonra evlendi ve diplomat oldu. Yıllar geçti, bu gün babasına gidip sordu:


“Bilmek zorundayım, bana bu kadar iyilik yapan kişi kim? Ben o insan için hiçbir şey yapamadım.” Bir şey yapabileceğini sanmıyorum” dedi babası, “fakat anlaşma kesin, şu anda öğrenemezsin, henüz değil.” Bu derin sır yıllar boyunca gizlendi. Ancak bir gün açığa çıkma zamanı geldi.

Hayatının en karanlık günlerinden birinde, annesinin cenazesi başında babasıyla birlikte bekliyordu. Babası yavaşça annesinin başına elini uzattı; kızıl kahverengi saçlarını eliyle geriye doğru itti. Annesinin kulakları yoktu.


“Annen hiçbir zaman saçını kestirmek zorunda kalmadığı için çok mutlu oldu” diye fısıldadı babası. “ve hiç kimse, annenin daha az güzel olduğunu düşünmedi değil mi?”

Gerçek güzellik fiziksel görünüşe bağlı değildir, ancak kalptedir!

Gerçek mutluluk, gördüğün şeyde değil, asıl görünmeyen yerdedir.

Gerçek sevgi, yapıldığı bilinen şeyde değil, yapıldığı halde bilinmeyen şeydedir!


24 Mart 2017 Cuma

Zehirli Ekmek

Sık sık evinin kapısını çalıp bir şeyler dilenen kadından bıkıp, oldukça rahatsız olan evin hanımı, bir gün yine aynı dilenci kapısını çaldığında ondan kurtulmaya karar verir. Dilenciye biraz beklemesini söyleyip.

Mutfaktan bir ekmek alır ve ortasından yararak arasına peynir, zeytin yerleştirir. Tabii bu arada arasına haşarat öldürmede kullandığı kuvvetli zehirden dökmeyi de ihmal etmez.

Dışarıya çıkıp ekmeği dilenciye uzattığında, kadın “Allah razı olsun.” deyip evden ayrılır.

İyice acıkan kadın bir caminin avlusunda biraz önce kendisine verilen ekmeği çıkarıp tam yiyeceği esnada elini yüzünü yıkamakta olan bir askerin kendisine baktığını görür. Askerin halinden, yoldan geldiği ve yorgunluğu anlaşılmaktadır.

Dilenci, askerin bakışlarından onun aç olduğunu ve sanki “Biraz da bana ver.” Manasını çıkarmıştır.

Gencin haline acıyan kadın ekmeğin hepsini askere buyur eder ve oradan uzaklaşır.

Dilenci kadının verdiği ekmeği iştahla yiyen asker, çok geçmeden acıyla kıvranmaya başlar.

Bir müddet sonra camiye gelen cemaat yerde kıvranan gencin kimin nesi olduğunu sorup öğrendikten sonra alıp evine götürürler.

Evin hanımı, aylardır binbir ümitle terhisini beklediği yeni terhis olmuş oğlunu perişan vaziyette karşısında görünce çırpınmaya, dövünmeye başlar.

Biraz zaman geçip de sakinleşen kadın, oğluna ne olduğunu, niçin kıvrandığını sorup öğrenmeye çalışır.
Delikanlı biraz önce cami avlusunda bir dilenci kadının kendisine ekmek verdiğini, onu yedikten sonra bu hale geldiğini söyleyince kadın ona verdiği ekmeği hatırlar ve başından aşağıya kaynar sular dökülür.


“Ben ne yaptım?” diye dövünmeye başlar ama iş işten geçmiştir. Arslan gibi delikanlı oracıkta hayata gözlerini yumar.

“Her ne doğrarsan aşına, o çıkar karşına.”

Yeni


Oğlan annesi sanki kanuni annesi misali oğlu evlendiğinde gelinini küçümser…

Bazen inceden inceye laf sokar, bazen sanki oğlu ucuza gitmiş gibi hüzünlenir…

Geline “kızım” demez ama “anneciğim anneciğim” diye peşinden koşmasını bekler…

Gelin de kendini sürekli sınavda hissettiği için ağzıyla kuş tutmaya çalışıp yaranmaya çalışır.

Neredeyse ilk iki yılı iki şey ile doldurur;

Başarılı eş olduğunu kanıtlama ve borç ödemek.
Sevgili GELİN HANIM;

Kendinle barışık ol,

Kendini kanıtlamaya çalışmaktan vazgeç.


Ne ailen ne de eşinin ailesi sana madalya takmayacak.

Saygısız olma,

Surat asma,

Tepkisel olma,

Eşine bağımlı olma,

Ailesini de rakip olarak görme.

Ama kendini de değersizleştirme ,

Kimsenin de değersizleştirmesine izin verme.

Seni seven böyle sevsin,

Kabul eden de böyle kabul etsin.

Kimse kafasındaki gelin kıyafetini sana giydiremez,

Kimse senden habersiz seni kafasına göre şekillendiremez.

Eşinin ailesinin hatalarının acısını eşinden çıkarma,

Eşini onların avukatı yapma,

Onlarla geçinemiyorsan,geçinebilecek kadar samimi ol.

Eşini,senin ve ailesi arasında bırakma,

Eşin üzerinden değil,birebir iletişimle çöz.

Eşini ailesiyle paylaşmayı kabullen.

Kendi ailenle eşinin ailesini kıyaslama.

Sevgili DAMAT BEY;
Her durumda aileni savunma,
“Öyle demek istemedi” deyip hatalı kişileri temize çıkarma.
Hata yapan olduğunda objektif ol ama aracı olma,
Artık senin yeni bir ailen var,sınırları zorlama.
Kimseyi memnun etmek için evlenmedin,
Ailenin onayına göre evliliğini ölçme.
Eşinin ailesi ile olan yakınlık ile kendi ailenle olan mesafeyi kıyaslama. Eşit olmak zorunda değil.

Sevgili KAYINVALİDE ;
Oğlunu doğurman,ona sahip olma hakkını doğurmaz.
Çocuğunu yetiştirirken,geleceğini onun üzerine kurmak yerine kocanla bir “yarın”hayali kur.
Sen Brad Pitt doğurduğunu düşünüyorsan,gelinin de kendisini Angelina Jolie sanmasını hesaba kat.

Onlar artık bağımsız bir aile,kabul et.
Gelini küçümsediğin sürece ondan samimiyet değil,en fazla prosedür ilişkisi yaşarsın.
Oğlunun hayatında vazgeçilmez olmak için gelinini kötülemene gerek yok.
Terk edilme kaygını,gelini yetersiz göstermekle,oğluna çok düşkünlükle gideremezsin.
Oğlunu ya kök ailen(aslında ben) ya da eşin arasında bırakmakla sorunu çözemezsin.
Gelininle olan sorunu onunla yüzleşerek çözmelisin.
Kendini,gelin annesiyle kıyaslama. Kızının evinde arı gibi hizmet edip,oğlunun evinde hizmet bekleyen olmamalısın.

Evlilik


Eşim ben uyuduktan sonra yataktan kalkıyordu, ne yaptığını çok merak ediyordum Konuşmaları dinledi, duyduğuna göre bir erkekle konuşuyor ve kendini aldatıyordu. Bu düşünce beyninde dolaşmaya başladı. Daha fazla dayanamazdı eşine boşanma davası açmaya karar verdi.

İşte yaşanan olayın tüm detayları, U.Ç isimli kadın, her gece eşi uyuduktan sonra kalkıyor ve sesli olarak konuşuyor.

Kocası eşinin bu durumunu fark ediyor ve her gece uyurmuş gibi yapıp , eşi kalktığında onun kiminle ve ne konuştuğunu anlamaya çalışıyor eşim beni hiç umursamıyor.

Akşama kadar onun yolunu 4 gözle bekliyorum, ama o her geldiğinde yorgunum, canım sıkkın diyerek, nasılsın sorularıma bile ters cevap veriyor. Bugün az kazandım, bugün şu firma ile sıkıntı yaşadım, istediğim kadar fazla para kazanamıyorum birde şimdi senin dırdırınımı dinleyeceğim diyor.


Halbuki ben dırdır değil, onunla sohbet etmek istiyorum. Ben zayıfım, ilgi beklerim, hadi ilgi göstermesin ama bana hep kötü sözler söylüyor, işte yaşadığı sıkıntıların acısını hep benden çıkarıyor.

Sen ise o kadar şefkatli ve iyisin ki, ben huzur buluyorum, rahatlıyorum. O yüzden artık gecenin bu saatini özlemle çeker oldum’’ gibi konuşmalarına şahit oluyor. Kocası karısının konuşmalarını asla yüzüne vurmuyor.

Bu konuşmalarını duydukça eşine daha sert davranmaya başlıyor. Artık evde ne huzur ne düzen kalmıştır. Koca artık bu konuşmalardan aldatıldığına kesin kanaat getiriyor ve eşine bunun hesabını sadece mahkemede sormaya karar veriyor ve boşanma davası açıyor. U.Ç. boşanma kağıdını görünce bir şok daha yaşıyor. Mahkeme günü geliyor ve hakim kadına soruyor.

‘’Eşini aldatıyormuşsun. Başkalarıyla gece yarıları saatlerce konuşup eşini aldattığını iddia ediyor ‘’ diyor.

Kadın neye uğradığını şaşırıyor ve boşanma gerekçesinde konuştuğu kişiyle neler konuştuğunu hakim tek tek okuyor. Kadın bir anda kocasının gözlerine ağlayarak bakıyor. Kocasında ise sert ve nefret dolu bir ifade.

Kadın; eşimi sevmiyorum, istemiyorum diye boşanacağını beklerken, bu duydukları karşısında şok oluyor ve her şeyi anlatıyor.

Hakim bey , ben bırakın eşimi aldatmayı yabancı bir erkeği gördüğümde bile utancından ne yapacağını bilemeyen biriyim’’ derken kadın ağlayarak anlatıyor. ‘’Akşamları ben eşimi hasretle beklerken o benimle hiç ilgilenmedi. Bana hiç iyi söz sarf etmedi, bazen bana hakaret etti, bazen bağırdı, ama ben yine de işinde yaşadığı sıkıntılardır diye söz etmedim. Yıllarca sürdü bu.

Ben kendimi yapayalnız hissederken ben her gece eşim uyuduktan sonra kalkarak abdestimi alır, 2 rekat teheccüd namazı kılar ve elimi açar tüm sıkıntılarımı, dertlerimi Allah’a sesli sesli arz ederim. Beni dinleyen, anlayan, bana moral veren, bana huzur veren Allah’a yalvarırım.

Bana sabır ver. Ben eşimi çok seviyorum. O benimle hiç ilgilenmiyor ama olsun, ben bu evde kendimi güvende hissediyorum. Her gece kalkıp seninle konuşmak, sana derdimi anlatmak için bile güvenli evde olmak bana yetiyor.

Sen bana o kadar huzur veriyor ki, sen benim derdimi de anlıyorsun, senle konuştuğumda duyduğum huzur yetiyor. Şefkatin o kadar güzel ki. İyi ki varsın gibi dualar ediyorum.’’ Dedikten sonra kocasına başını çeviren kadın, kocasının başını yere indirdiğini gördü.

Kadın: ‘’Hakim bey keşke ölseydim de, böyle bir olay ile karşılaşmasaydım’’ diyerek ağlaması daha da arttı..

Hakim bu anlatılanlardan sonra kocasına dönerek, kocasına sordu ‘’söyleyeceğin bir şey var mı!’’

Kocası tek şey söyledi. Karım beni affetsin, bundan sonra onu asla üzmeyeceğim, ben hatamı anladım hakim bey’’ dedi…

Hakim erkeğe tek şey söyledi.

Aslında bana kalırsa suçlu olan sizsiniz. İşiniz kadar ailenize önem verseniz hayat ve toplum daha yaşanılır hale gelirdi. Ailesini ihmal eden biri toplumda kime ne fayda sağlar ki!

23 Mart 2017 Perşembe

Canım


Oğluma/Kızıma Mektup:

Benim yaşlandığımı düşündüğün gün (ki yaşlı olmayacağım),

Sabırlı ol lütfen ve beni anlamaya çalış…

Yemek yerken üstümü kirletirsem… üzerimi değiştirecek gücüm yoksa…

Lütfen sabırlı ol. Benim sana bir şeyler öğretmek için seninle ilgilendiğim zamanları hatırla…

Seninle konuşurken, sürekli aynı şeyleri 1000 kere tekrarlıyorsam… sözümü kesme… beni dinle.

Sen küçükken, uyuyana kadar sana aynı hikayeyi 1000 defa tekrar tekrar okumak zorunda kalıyordum.

Banyo yapmak istemediğimde

Beni utandırma yada azarlama…

Seni banyoya götürmek için icat ettiğim küçük yöntemlerimi ve oyunlarımı hatırla…

Yeni teknolojiler karşındaki cahilliğimi görürsen… bana zaman tanı ve beni yüzünde alaycı bir gülümsemeyle izleme…

Bazı zamanlarda unutkan olursam yahut konuşmalarımızda ipin ucunu kaçırırsam… lütfen hatırlamam için gerekli zamanı bana tanı… eğer hatırlayamazsam, sinirlenme… çünkü asıl önemli olan benim konuşmam değil, senin yanında olabilmem ve senin beni dinliyor olmandır.

Ben sana bir sürü şeyi nasıl yapacağını gösterdim…

İyi yemek yemeyi, iyi giyinmeyi… yaşamı göğüslemeyi…

Eğer birşey yemek istemezsem, baskı yapma bana. Ne zaman yemem yada yememem gerektiğini ben gayet iyi bilirim.

Ve yaşlı bacaklarım yürümeme izin vermediğinde…

… bana elini ver…

Tıpkı, benim sana ilk adımlarını atarken verdiğim gibi.

Ve bir gün artık daha fazla yaşamak istemediğimi söylediğimde… ve ölmek istediğimi…

kızma… Bir gün anlayacaksın…

Yaşımın zevk alma değil artık idareten yaşama yaşı olduğunu anlamaya çalış,

Bir gün şunu anlayacaksın:

hatalarıma karşın hep senin için iyi olanı gerçekleştirmeye çabaladım ve senin yolunu hazırlamaya çalıştım

Senin yanında olduğumda üzgün,kızgın yada güçsüz hissetme kendini.

Benim yanımda olmalısın, beni anlamalısın ve bana yardım etmelisin.

Yürümeme yardımcı ol… ve yolumu sabır ile, sevgi ile bitirmeme….

Benim için yaptıklarını, bir gülümseme ve senin için her zaman taşıdığım çok derin bir sevgi ile geri ödeyebilirim ancak.

Seni çok seviyorum oğlum/kızım….

Ve hep seveceğim…

Bunu sakın unutma…
BABAN ve ANNEN

Babalık Böyle Bir Şey İşte

“Delikanlı 16 yaşındayken babasıyla tartışmış ve evi terk etmişti. Buna öfkelenen baba, evde onun adı bile anılmayacak diye yasak koymuştu.

Anne her gece evi terk eden oğlunun yatağına oturup yastığını koklayarak uyuyordu. “Oğlumu özledim, ne olur gidip arayalım, bulup getirelim” dese de, baba geri adım atmıyordu.

Aradan iki yıl geçmişti.

Oğlunun doğum günü o yıl Babalar günü ile aynı güne denk gelmişti.

Annenin ağlamaklı halini görünce dayanamadı baba “Şu adrese git, oğlunu gör” dedi.

Ve ekledi, “Adresi benim verdiğimi söyleme ama” Birkaç şey daha söyledi ama anne duymuyordu bile, aklında bir tek adres kalmıştı. Anne sevinçten uçuyordu.


Hemen hazırlandı yola koyuldu.

Büyük bir şehrin karşı yakasındaydı babanın verdiği adres.

Gittiği adres bir tamirhaneydi.

Oğlunu tulum içinde gördü.

Bir süre ıslak gözlerle dükkanın karşısından izledi ve oğluna doğru yaklaşmaya başladı.

İki yıl boyunca kendisini arayıp sormayan ailesini unutan delikanlı aniden annesini karşısında görünce önce şaşırdı, sonra koşup sarıldı annesine.

Babası hariç herkesi soruyordu, “o nasıl, bu nasıl,” diyerek.

Ve sonunda “O adam nasıl, hala aksi ve anlayışsız mı?” diye sordu annesine.


Anne cevapsız bıraktı bu soruyu.

“Hadi oğlum gel eve gidelim” dedi.

“Hayır anne, ben böyle iyiyim. O adamla tekrar aynı evde yaşayamam” dedi ve dükkana doğru yürümeye başladı.
Arkasından bir süre bakakalan anne hazırladığı pastayı oğluna vermek için seslendi.

Delikanlı pastayı alırken annesine “Anne ne olur ısrar etme, gelmeyeceğim. Bir gün bile merak edip arayıp sormayan bir adamla aynı evde yaşayamam ben” dedi.

Anne boynu bükük halde oğlunun yanından ayrılmaya hazırlanırken
“Peki oğlum sen bilirsin. Anlaşılan çok kararlısın, gelmeyeceksin. Ama baban dedi ki; son bir aydır arkadaşlık ettiği çocuktan uzak dursun, o çocuk sana zarar verecektir.


Önceki arkadaşıyla barışsın”. Bu kez çocuk donakalmıştı.

Annesi eve dönmüştü. Babaya sitem etti, “Madem biliyordun nerde olduğunu neden benden sakladın?
O yüzden rahattın demek? ”

Hep ters, aksi görünen baba yutkundu ve gözlerinden iki damla yaş akıverdi.
“O benim canımdır ya, canım” dedi.

“Ne zamandan beridir biliyordun? ” diye sordu anne.

“Gittiği günden beridir biliyorum. Bazen öğlen molalarında ne yiyip ne içiyor diye gider uzaktan izlerdim, Bazen akşamları geç gelirdim ya hani, sen beni kahveden sanırdın, işte o zamanlarda da ne yapıyor kimlerle takılıyor diye takip ederdim.”


Karı koca bir birlerine sarılıp ağlarken kapı çalmıştı.

Elleriyle gözlerini silerek kapıyı açmaya gitti anne.

Annesinin kendisine yaptığı pastadan daha büyük bir pasta ve hediye paketi ile içeri girdi delikanlı.

Koşarak babasına sarıldı. “Babalar günün kutlu olsun babaaaa”

Delikanlı anlamıştı. Kendisine hiç bakmadığını düşündüğü babasının, aslında gözünü hiç üzerinden ayırmadığını…


Şeytan ile Kadın


Şeytan ile kadının hikayesinde öyle büyük bir mesaj var ki, her satırını dikkatli okumanız gerekiyor.

Kadın: Neden boynun önünde .. Şeytan…

Şeytan Yanıt Vermiş..

Şeytan-şu felanca köyü bilirsin.Oradaki herkesi yoldan çıkardım.Ama hocayı ne ettimse bir türlü yoldan çıkaramadım.Adam iyilik sever dinine bağlı.

Herkese yardım eder.Onu yoldan çıkaramadığım için boynum eğri..demiş.

Kadın: -Gel seninle bir antlaşma yapalım

Şeytan -Nasıl bir antlaşma


Kadın: -Sen bana bir çift kırmızı pabuç getireceksin.Üzeri altınlarla süslenmiş,ben hocayı yoldan çıkaracam

Şeytan -Tamam o iş çok kolay..yarın gene burada buluşalım.Sen hocayı yoldan çıkarmış ol pabuçların hazırdır.

Ve kadın hemen evine gidip komşusunun çocuğunu almış.Ve hocaya haber salmış.Çocuğum çok hasta yetişsin diye.Bunu duyan hoca hemen apar topar kadının evine gelmiş…

Hoca : – bacım duydum ki çocuğun hastaymış bir görebilirmiyim.

Kadın: -Buyur hocam içeride


Ve hoca eve girer..Ama bir bakarki…çocuk sapasağlam oturuyor.Evin ortasında da bir içki sofrası kuruluymuş.Hoca sinirlenerek

Hoca -Hani hanım bu çocuk hasta idi

Kadın: -Bak şimdi hoca efendi…ya burda sofradaki içkili yemekten yer içki içersin.Ya benimle ilişkiye girersin, yada bu çocuğu öldürürsün

Hoca -Ben bunların hiç birini yapmam..Bana müsaade et ben gideyim.

Kadın: -Eğer hoca efendi yapmam dersen cama çıkarım üstümü başımı yırtarım ve avazım çıktığı kadar bağırırım.Hoca bana sarktı diye


Hoca bakmış ki her ucu B..klu değnek.Düşünmeye başlamış.En azından içkiyi içeyim.Cenab-ı Hak içinde bulunduğum durumdan dolayı inşallah beni affeder.Çünkü ben çocukda öldüremem zina da yapamam diye düşünmüş..Ve içkiyi içmiş..aradan saatler geçmiş..sabah olmuş ve uyandığında ne görsün..Çocuğun boynu kesilmiş.Kadınlada zina yapmış.Yani içkiyi içmiş çocuğu öldürmüş kadınlada zina yapmış.

Kadın hemen şeytan ile buluşacağı yere gitmiş ve olayı anlatmış.Şeytan kadını dinledikden sonra pabuçları bir sopanın ucuna takarak kadına uzatmış..

Kadın: -Niye o şekilde verdin ayakkabıları

Şeytan -Hanım hanım sen bana bile pabucu ters giydirirsinde ondan…


Beş Dakika Daha


Güneşli bir gündü. Kadın parkta yanında oturan adama “Bakın, salıncakta sallanan şu kırmızı kazaklı çocuk benim oğlum” dedi.

Adam gülümseyerek “Güzel bir oğlunuz var” dedi. “Diğer salıncaktaki mavi kazaklı çocuk da benim oğlum” Sonra saatine baktı ve…

“Heyyy, Oğlum, sanırım artık gitme zamanı” diye seslendi oğluna. Çocuk salıncakta yükselirken “Beş dakika daha baba, lütfen yalnızca beş dakika daha” diye karşılık verdi babasına. Adam başını “peki” anlamında sallayınca çocuk neşeyle sallanmaya devam etti.
Dakikalar sonra adam ayağa kalkarak tekrar seslendi oğluna Oğlum, artık gidelim mi, ne dersin?” Çocuk yine gitmeye isteksiz “Ne olur baba, beş dakika daha, lütfen, beş dakika daha” diye bağırdı babasına.

Adam “Tamam” deyince çocuk kahkahalar atarak sallanmaya devam etti. Sonunda kadın dayanamadı ve sesinde gizli bir hayranlıkla “Ne kadar sabırlı bir babasınız” dedi. Adam gülümsedi kadına. “Sabır değil yaptığım bayan” dedi.

“Büyük oğlumu geçen yıl burada sarhoş bir sürücünün çarpması sonucu kaybettim. Buraya yakın yolda bisiklet sürüyordu. Büyük oğluma hiç yeterince zaman ayırmamıştım. Oysa şimdi onunla beş dakika daha fazla birlikte olabilmek için her şeyi yapardım. Küçük oğlum da aynı hatayı yapmayacağıma söz verdim kendi kendime.

O her “Beş dakika daha baba” dediği zaman, oyun oynamak için beş dakika daha kazandığını düşünüyor, oysa işin gerçeği ne biliyor musunuz? Ben onu oyun oynarken beş dakika daha fazla izleyebiliyorum, asıl kazanan benim”

Anneler Ölmez

Annem vefat etti, onu yıkadık, pakladık, demir tabuta koyup Türkiye’ye uçakla getirdik. Oğlunun üstüne, eşinin yanına, toprağın içine sanki bir tohum eker gibi nazikçe, dualarla bıraktık. Bir ömür bitti, annem gitti…

Ama annemin mitokondrisi bende kaldı. Benim hücremde, benim her hücremde annemin mitokondrisi var. Her nefes alışımda, her kalp atışımda, her elimi uzatışımda, her düşüncemin başlangıcında, ne için enerji harcıyorsa bu vücudum işte orada annemin mitokondrisi var. Annem gitti belki ama mitokondrisi bende kaldı…

İnsanın başlangıcı olan o ilk iki hücrenin yumurta olanı büyük ve zengindir. İçinde bir hücrenin yaşaması, çoğalması, değişmesi için gerekli olan her şeye ve bir ömür gerekli olacak enerjiyi üretecek mitokondriye de sahiptir.


Mitokondri, hücreye enerji veren, canlı olmasının temelini sağlayan organeldir ve babadan değil, anneden gelir. Anne her çocuğuna enerjisini verir, enerji üretme mekanizmasını verir. Harcanan her enerji annenin çocuğuna verdiği mitokondriden gelir.

Dolayısıyla anneler vefat edebilir ama anneler ölmez!!! Biz farkında olmadan annelerimizi gizli bir şifre gibi her hücremizin içinde taşırız. Annemiz vefat etse de bize enerji vermeye devam eder. Ben bunu yazarken ve siz bunu okurken annelerimizin bizlere miras bıraktıkları mitokondrinin ürettiği enerjiyi kullandık farkında mısınız…


Mitokondri hücre içindeki organellerin en karmaşık ve ilginç olanlarından biri. Kendine has DNA sı var, kendine özgü kişiliği var, kendisine has proteinleri var, çalışma mekanizması ve prensibi var. Hem enerji üretir hem hücreyi ölümlerden korur, bölünür, çoğalır, hücre içinde dolaşır, nerede enerji lazım oraya gider.

Hücre içinde sanki annemizmiş gibi çalışmaya biz ölünceye kadar devam eder. Ve her kadın mitokondrisini çocuğuna armağan eder, dolayısıyla hayat enerjisi anneden anneye geçer.


Bu yüzdendir ki kim nereden gelmiş, kim kimin atası diye insanlık tarihi araştırması yapıldığında erkeğe değil, kadına bakarlar. Analarımızın mitokondri DNA’sına, o DNA’nın nerelere gittiğine, kimlerden kimlere geçtiğine bakarak yaşam enerjisinin haritasını çıkararak bilirler kimiz ve nereden geldik…

Ben bugün laboratuvarımda mikroskopumun başında annemi düşünüyorum. 15 Ağustos sabahı vefat etti annem, elimden bir su tanesi gibi kayıp gitti…

Annem benim vefat etti ama ölmesi mümkün değil, çünkü mitokondrisi bende kaldı…


Temizleyici









Bir adam Microsoft şirketine iş için konuşmaya gidiyor. Girmek istediği iş de tuvalet temizleyiciliği. HR menajeri ile görüşüp tıkanmış bir lavaboyu temizleyip testten geçiyor.

HR menajeri adama testi geçtiğini, hangi gün saat kaçta iş başı yapması gerektiğinin kendisine e-mail yoluyla gönderileceğini söylüyor ve adam, bilgisayarı olmadığını dolayısıyla e-mail kullanmadığını açıklıyor. HR menajeri: “Üzgünüm ama e-mailiniz yoksa siz sanal olarak var sayılamazsınız ve bu yüzden sizi işe alamayız.” diyor.

Adam çaresizce dışarıya çıkıyor ve “Ne yapsam, ne etsem!” diye düşünürken cebindeki 10 dolar ile 20 kilo kiraz almaya karar veriyor.

Kapı kapı gezerek kirazları satıyor ve 2 saat içinde sermayesini 2 katına çıkarıyor. “Bu şekilde ekmek paramı çıkarabilirim.” diyerek her gün sabah erkenden kalkıyor ve kapı kapı dolaşarak kiraz satıyor. Her gün sermayesi büyüyor. Derken küçük bir kamyonet alıyor ve satışa devam ediyor. Az bir zaman sonra büyük bir kamyon ve birkaç küçük kamyonet alıyor.

5 sene geçiyor… Bu adam şu anda Amerika’nın en büyükleri arasında yer alan bir nakliyat şirketinin sahibi. Bir gün ailesinin geleceğini düşünerek sigorta yaptırmak istiyor.

Sigorta şirketi kendisinden bir e-mail adresi istiyor. E-mail kullanmadığını söylediğinde sigortacı: “İlginç, e-mailiniz olmadan büyük bir holding kurmuşsunuz. Bir de e-mailiniz olsaydı neler yapardınız!” diyor. Adamın cevabı: “E-mailim olsaydı şu an da Microsoft’ta tuvalet temizliyordum.”

Bir Annenin Bedduası

Günlerden bir gün evimin temizliğini yaparken küçücük çocuğum geldi camdan yapılan şaheser bir parçayı düşürerek kırdı. Öyle sinirlendim ki hiçte o kadar sinirlenmemiştim çünkü o benim en sevdiğim annemin değerli hediyesiydi. Gözüm gibi bakardım.
O anda sinirden ağzımdan (Rabbim üzerine duvar yıksın da kemiklerin kırılsın) deyiverdim.
Aradan uzun zaman geçti o bedduayı unuttum göğe çıkıp da melekler amin dediğini bilmiyordum.
O küçücük çocuğum büyüdü kardeşleri ile beraber ve o benim en sevdiğim çocuğumdu üstüne çok titrerdim rüzgarın esintisinde bile korkardım ona ve o bana en çok iyilik yapandı kardeşlerinin içinde okudu, memur oldu ve ona gelin aramaya koyuldum. Babasının eski bir evi var onu yıkıp da yeni bir ev yapmak istiyordu. Oğlum babası ile beraber o eski eve gittiler o anda işçilerde yıkma hazırlığında imişler o iş ortamında oğlum babasında uzaklaşır işçilerde onun orada olduğunu fark etmezler ve duvar üstüne düşer. Bağırır bağırmaz sesi kesilir herkes onu enkazın altından çıkartmaya çalışırlar ama o cam gibi ezilmiştir, kimse yardım edemiyordur ambulans gelene kadar. Hastaneye zorlukla götürürler.



Eşim beni arayıp haberi verdiğinde gözümün önünde o beddua ettiğim gün canlanıverdi. Bayılana kadar ağlamışım kendimi hastanede buldum. Oğlumu görmek istediğimi söyledim. Gördüm onu ama keşke görmez olaydım. Sanki bedduam tutmuştu, çünkü ebeveynlerin bedduası kabul olunurdu.
O anlarda kalp cihazı durdu son nefeslerini vermeye başladı. Var sesimle bağırdım haykırdım ağladım, keşke hayata dönse bütün eşyalarımı kırsa onu kaybetmesem. Keşke dilim kopsaydı da o bedduayı söylemeseydim keşke…keşke. demekle olmuyordu.



Siz ebeveynlere sesleniyorum, çocuğunuza kızdığınızda beddua etmeyin lütfen Allah mühlet verir ihmal etmez, kabul eder duayı da bedduayı da.


22 Mart 2017 Çarşamba

Şehit Oğul


Oğlum 1 yıllık polis memuru. Evlendiremedim bir türlü. Babası ölünce beni yalnız bırakmamak için şimdilik evlenmeyi düşünmediğini söylüyordu. Bana çok bağlıydı. Ablası evlenip gidice, iyice içime kapanmamdan korktuğumu söylerdi. Bende her göreve gittiğinde ona dua eder, akşama eve sağ salim dönmesi için hep dua ederdim. Son günlerde oğlumda garip haller sezmeye başladım. Oğlum bir şeyin mi var durgun gözüküyorsun son günlerde desem de, yok anne deyip geçiştiriyordu.

Tedirginliğim daha da artıyordu. Çünkü onu daha önce hiç böyle görmemiştim. En büyük dayanağım, hayata tutunma sebebimdi. Kalbindeki merhamet duygusu öyle büyüktü ki, yardıma ihtiyacı olan insanlara parasını vermekten asla çekinmezdi. Namazını görev yapsa bile aksatmaz zamanında kılmaya gayret ederdi. Bir defasında gece yorgun gelmiş ve sabah namazına kalkamadığı için çok üzülmüştü. Hem dinine düşkün oluşu hem de ibadetlerini aksatmadan kılışı, bana verdiği değer öyle büyüktü ki, böyle bir oğlum olduğu için hem gıpta ediyor, hem de şükrediyordum.


Bir gün bana dedi ki Anne beyaz fanilamı, beyaz eşofmanımı ve beyaz çorabım temiz değilse onları mutlaka yıka yarın onları giymek istiyorum dedi. Oğlum, bu havada ne eşofmanı dedim. Anne sen yıka dedi başka bir şey demedi.
Bugün oğlumda bir hal vardı. Üzerini itina ile giydi, bana sarıldı, kokladı, öptü ve yüzüme bakarak. ‘’anne Allah bizi cennette kavuştursun, babamda ablamda ailecek olalım ne güzel olur değil mi’’ dedi. Ben içim yanarak amin dedim. İçim yandı oğlumu daha önce hiç böyle görmemiştim. Ne oluyor oğlum desem de göreve gidiyorum anne dua et dedi.


Akşam oldu, oğlum gelmedi, telefonla aradım ama açmadı. İçimde bir merak ve korku artmaya başladı. 1 saat sonra mesai arkadaşından aldığım telefonla adeta yıkılmıştım. Operasyonda yaralanmış hastaneye kaldırmışlardı. Hastaneye vardığımda yoğun bakıma alınmış ve son nefesini vermiş.
Yıkılmıştım, dünyam sanki kararmıştı. Sanki oğlum yerine ben bu dünyadan göçmüş gibiydim. Günler geçtikte oğlumun hasreti dayanılmaz boyutlara ulaşıyordu. Elbiselerine sarılıp kokluyordum.

Pantolonuna sarılıp koklarken cebindekilere döküldü yere. Bir tespih, anahtarlık ve bir kağıt. Kağıtta’’ anne son günlerde hep halimi soruyordun ama sana diyemiyordum.


Rüyamda gördüğüm kişi kimdi bilmiyorum ama, yüzü öyle mübarek ve parlaktı ki, oğlum seni özledik , bekliyoruz hasretle. Beyazlarını giy gel diyordu. O günden sonra içimde garip şeyler hissetmeye başladım. Öleceğim nedense aklımdan çıkmaz olmuştu. İçime mi doğru yoksa bu bir mesaj mıydı bilemedim. Bugün içimdeki his daha ağır basıyordu. Bugün operasyonda şehit olursam yeni yıkanmış beyaz giysilerle Rabbimin huzuruna varmak istedim.

Bu mektubu da yazıyorum, şehit olursam belki okursun diye anneciğim. Şehit olursam seni cennette bekliyor olacağım annem sakın bana üzülme olur mu, bir can borcun var onu da şehadetle vermek isterim. Seni de hasretle bekliyor olacağım anneciğim.


Yok şehit olmadan bu mektubu alırsan bana ne dersin bilmem demiş ve sonuna bir gülücük koymuş. İşte şimdi dünyadan tamamen kopmuştum. Bu acıya can mı dayanır. Oğlum seni öyle özledim ki, dayanılmaz hasretin içimi yakıyor…